iklim's profileİmlâsı yoktur gitmenin.....PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Gidiyorum...

     

    ..bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum..Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana..Yolun açık olsun..!

     

     Puslu bir sabah ayazını peşimden sürükleyerek gidiyorum. Yalnızlığımı köhne bir sandalın sahipsiz sürüklenişine bırakırken, hüznüm ardından ağlıyordu. Alışkanlığından vazgeçen bir tiryaki gibi sıkıp yumruklarımı, arkama dönüp bakmadan gidiyorum..

    Sahibi olmadığım ama üzerime zorla giydirilen bir beden büyük bütün kaçışları ihtiyacı olanlara bırakacaktım, vicdanım el vermedi. Usulca soyundum ve sahiplerine geri verilmek üzere bir kenara bıraktım hepsini, gidiyorum..Umudum küçük bir kız çocuğu, el sallayarak çağırıyor beni uzaklardan. Israr etmeyeceksin kalmam için ama hani olur ya, yine de etme.

    Yapamadığım tek şeydi baharda kardelen yetiştirmek. Sen onu istedin, mahcup oldu yüreğim, gidiyorum..Oysa benim de hayallerim vardı; dans edecektim yağmurda, sonbahar’a vedaları değil gülüşleri yapıştıracaktım, çiçekler alacaktım olur olmadık zamanlarda. Fazla geldi çıplak elle çizdiğim resim tuvaline. Konuşturma beni giderayak çünkü ödünç aldım suskunluk adını verdiğin silahını, gidiyorum..

    Eskiden olsa eteğimi çekiştirip beni kandırırdı içimdeki çocuk, üzüleceğimi bile bile.. Gözlerine buzdan sarkıtları sen mi yerleştirdin ki artık ağlayamıyor bile. Onu bu kurak, duygusuz ve yeşili az topraklarda, her şey iyi olacak gibi asılsız vaatlerle büyütüp, hayata kazandırmam olanaksız. O çok sevdiğin korkularını, her mevsime açık pencerenden içeriye bırakarak, içimdeki her şeyden habersiz çocukluğumu yanıma alarak gidiyorum..Sen bir bedenle sevişmek istedin, bense yüreğinle ve beyninle ve gözlerinle...Adımlarımızın uyumsuz olduğunu neden hemen kabullenemedim diye kırılarak kendime, gidiyorum..

    Şimdi notaları sahipsiz ve öksüz kalmış yarım bir şarkıdır sevmek. Canımı daha fazla acıtamayacağını bilmek, biraz olsun mutlu ediyor beni. Sürüklenmiyorum dikkat et, gidiyorum..Sessizce ve hiçbir şey yaşamamış gibi. Bir süre sonra denize ulaşıp, korunaklı seyir defterimin ilk sayfasına taze ve diri umutlar işleyeceğim.

    Yüreğimi çıkartıp her şeyiyle masaya dökerken, senden daha cesur olduğum için utanma sakın. Bu cesaret, çocukların masum dualarından çaldığım inatçı bir bekleyişti sadece. Bana balonlar alabilecek kadar yürekli bir sevgiyi, korkularıma rağmen başım dik karşılayacağıma dair söz vererek gidiyorum..Bir bedeni değil, bir yüreği özlediğin vakit, umarım zamanın olur güneşin doğuşunu huzurla izlemek için..

    Bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum. Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana. Yolun açık olsun...!

     Pelin Onay


    Sen Kaybından Olacak Sonum

     
     
    Vakit gece yarısı
    Hüzün kar beyaz iniyor gökyüzünden kimsesizliğimin üstüne
    İç çekişlerimden buğulanmış gözlerimin ardından insanlar geçiyor,telaşlı…
    Ömrümün en derin uçurumunun kıyısındayım bu gece
    Ve ölüm bir “ayrılık” ötemde
    Yürüyorum…
    Her adımda kentin ayaza durmuş nefesi işliyor içime
    Hadi yâr tut gözlerimden…
    (d)üşüyorum!
    Neredesin?
    Gittiğinden beri gelmeyişlerinin kapı eşiklerinde nöbet tutuyor gözlerim
    Ve hiç tanımadığım çocukların isimsizliğinde arıyorum seni
    Belki hâlâ aynı şehrin sokaklarını tüketmekteyiz
    Az önce yanımdan geçip gittin belki de! Kim bilir?
    Yâhut binlerce kilometre var aramızda
    Ve bir yerlerde bana benzemeyen birini beklemektesin
    Ama sen bil…!
    “Bülbül gülce,ben sence konuşuyorum nicedir…”
    Unuttun mu?
    Birbirine koşan cümlelerimiz vardı
    Dudaklarımızın kelepçe yüklü şehirlerinden kaçan
    Ne vakit aşk düşse geceye;
    Mısra mısra sevda damlardı parmaklarımızdan
    Ve kafiyeler dökülürdü uykusuzluğumuzun üstüne…
    Karanlığa sarılır,ağlardık…
    Sonra kelimelerimiz öpüşürdü aşkın parantez içlerinde
    Biz utanır,susardık….
    Söylesene kandırdın mı beni?
    Yüreğinin tüm acılarını içime saldın ve benliğimi çalıp gittin mi benden?
    Öyleyse sen de yalancı çıktın yâr!
    Sen de aşkı “var” zannettirdin bana ve gittin
    Sonrası hiçlik,sonrası acı,sonrası bir yokluğun başlangıcı…
    Yoksun!
    El ele yürüdüğümüz tüm yokuşları devirdim dilimin üstüne ve sustum!
    Sesim yokluğunun ayak izinde gömülü durur şimdi
    Ve yüzümde kırılgan gülümseyişleri çocukların…
    Var mı haberin?
    Parmaklarım ellerine dokunamamış olmaktan dargın öylece kayıp giderken
    Şehirlerarası hüzün taşıyan bir trenin tozlu camında
    Yüreğimde müebbete hüküm giydi adın!
    Adın ki dilimin ucunda küf tutmuş altı kurşun
    Adın ki her harfinde uçurumlarından düşüyorum
    Ama bil ve unutma! Kan kaybından değil
    “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…!
    Vakit yokluğunun ilkbaharı
    Umudu sende kalmış yarınlara göçüyorum
    Ceplerimde yağmurlarla boyanmış düşlerim var
    Ve ellerimde yalanlara batırılmış parmaklarının izi…
    Bu gece bir “ben” daha tükettim tütünlerin gölgesinde
    Ve bir gün daha tükendim gözlerinsiz
    Tükenmiş zamanların zemherisinde kayıbım şimdi
    Takvimler benden,ben gözlerinden habersiz…
    Kentin üşüyen sokaklarını soluklarımla ısıtarak yürüyorum sensizliğe
    Bir çift ayak izinden ibaret yas karası istasyonlara bırakabildiğim
    Ben zaten hep kendimi uğurluyorum tren garlarının veda sahnelerinde
    Hep kendimden gidiyorum
    Ve en çok düşlerimden vuruluyorum İstanbul’un eteklerinde
    Kimse bilmiyor; tükeniyorum!
    Sen-sizce ölüyorum gözlerimin önünde
    Ve sessizce karışıyorum aşka boyanmış gül rengince toprağın bedenine
    Öylece kayıp giderken ellerimden bir adım bile atamıyorum kendime


    İçime işleyen sevdanın raylara mimlenmiş intihar eylemlerinden kurtaramıyorum yüreğimi
    Ve vagonları yokluğunla dolu trenlere ezdiriyorum ben (siz) liğimi
    Biliyorum çaresi yok bu hastalığın
    Biliyorum yokluğum yokluğuna vurgun
    Ve anladım ki alfabesi yok yokluğun
    Susuyorum!
    Dönmeyeceksen ateşe ver senli düşlerimi
    Ve ört üstüme geceyi
    Uyuyacağım!
    Yolum çok, çook uzun…
    Ve yine söylüyorum;
    Kan kaybından değil


    “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…!


    B. KOÇAK
     

    Git Harf Harf Tümcemden

     

     
    Bitti…
    Bitmeliydi belki…
    Parçalanmış hayatlarımız bütün kalmış bir hayali kabullenemezdi. Mutluluğa kurulabilecek ütopyalar için ruhumuzda beslediğimiz tebessümler, ölüm tehlikesi olan tellerde asılı kalmıştı. Bir hayat izdüşümünde son viyadükte kaybetmiştik birbirimizi. Şimdi bunla yok bizi…
    Birbirimize kayıp olmak hayatta var olma oyunumuzdu demek ki. Sen gitmeliydin. Bense; gitme demekten öteye gitmemeliydim. Öyle ya gitsem de dinlemezdin.
     
    Kullanılmamış tüm gülücüklerini bana bağışlıyor şimdi dünya. Sense; ömründeki tüm gitmeler için “elveda”lar topluyorsun azığına. Gitme diyenleri dinlememek içinse çığlıklar yerleştiriyorsun kulaklarına. Oysa ben; azığında duran “elveda”lardan bihaber düşeyazmıştım tek heceye. Sonra düş’e yazmıştım her yolun sonunda sana düşüşlerimi. Hüzne çalan bir sonbahar vaktinde eski kitapların arasında biriktirdiğim bir yığın küflenmiş yalnızlığımla yineliyorum seni.
     
    Sonra; içimin deruni çöl gecesinden sesleniyorum sana: ‘bana susacak kadar ben, konuşacak kadar sen lazım’ diyorum.Sen olmuyorsun ben “sus” kalıyorum…
     
     
    Suskunluğum tahrip olup harflere dönüşüyor. Ve ben sana dair kurduğum tüm cümleleri mahya yapıp yüreğime asıyorum. İçimdeki özneliğin devam ediyor. Hayatımda bu kadar önemliyken önemsiz bir edat’a dönüşmenden korkuyorum. Bu yürek mizanseni bir monologdan oluşuyor; diyaloğu hiç olmayacak biliyorum. Ve sen sandığım tüm hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarına saklıyorum.
     

     Sonra gitarımın tellerine satıyorum acılarımı. Acıya bulanan tellerime vurdukça parçalıyorum parmaklarımı.
    Geceler titrek elerime bulaşıyor her sabah. Giden “ay”a satır uçlarında kalmış, bir satırdan diğerine düşememiş hasretlerimi teslim ediyorum. Gelen “güneş”e yüzü hüzne bakan şarkılar besteliyorum. Bir çığlıktan uyanıp diğer bir çığlığa gözlerimi yumuyorum. Ve sen sandığım bütün hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarımda saklıyorum.
     
    Doğru yolundan şaşıyorum nefes almanın. Bir yerde veresiye olmayan ölümler çıkıyor karşıma, bir hüznümle bir damla gözyaşıma alıyorum hepsini. Birini ölüyorum. Sonra bir nefes daha alıyorum can sıkıcı bir senfoni tadında. Sonra ikinciyi ölüyorum. Ölmeyi bile beceremiyorum.
    Ruhumun dallarında yedi veren acıyla günler eskitiyorum. Dünlerime tuz basıyorum yanına yarınları hapsederek. Ne seni bulabiliyorum bu zifiri karanlıkta ne de kendimi. Tüm sevgim kulağına fısıldanmış bir masaldı belki. İçimde kapan kıyamete, ensemde vurulan düşmana ve avuçlarımda biriken nefretime inat yudumlamalıydım hislerimi. Sana adanmış; ama benden ötesi olmamış fırtınalı bir yolculuktu bu. Haniydi mutlu olamama değecek yâr?
     
    Yokluğuna var olmayı denedim durdum. “ünlem” dedin korktum, “virgül” dedin konuştum, “nokta” dedin sustum, “ayraç” dedin ve kayboldun. İsmimi isminden ayıran işareti sen buldun. Bense; yine yokluğunda var olmayı denedim durum. Kırılmak üzere olan bir kalemle, kızıldan siyaha çalan bir günde sana şiirler kurdum. Bir hayat izdüşümünde, son viyadükte birbirimizi kaybetmişliğimizi, bulunmazlığımızı hayat denilen iki çığlık arası bir nefesten ibaret olan oyunun acı sahnesi saydım. İçimi bu denli yakmaya sen yanlarımdan başladım…
     

    Şimdi hangi rakamı versem sonucu sen çıkar? Hangi seni versem sonunda mutluluk yüzüme bakar? Yok, bu işlem ancak eşitsizliğe yol açar.
    İsmin baştan sona ağlamaklı bir ömre bedel… Kayıpsın bana, benli her şeye, belki de en başta kendine… Kayıbız birbirimize. İçimin derinlerinden; koca okyanusları aşıp gelmiş, tüm harfleri hayata devirip kalbime ansızın düşüvermiş bir “mim” oldun. Öyle bir “mim” ki; “elif” i silmiş, “be” yi yutmuş, “te” yi unutmuş, “se” yi uyutmuş… Kendini bir tek “mim” de bulmuş. Şimdi yüreğimdeki “mim” in göz kapaklarıma düşüyor. İntiharına ramak kalan tümceler yakıyor beni. Ben ki kaç nefesimi asmıştım idam sehpasında. Son dileği hep sendi nefeslerimin. Ve ben, son dileği gerçekleşmemiş hayata prangalı bir mahkûm.
     
    Gökten yıldızlar yağıyor üstüme. Birini tutsam diğeri kaçıyor. Payımıza düşenlerden payıma düşenleri alıyorum.
     
    Yoksun … Yok oluyorum…
     
    Yalnızlığımı demliyorum sensizlikte. Sesimin yamaçlarına ağıtlar yaslanıyor. Yoksun desem de hep varsın bende. Kalemden ve kelamdan çıkan sözler sana. Yeteri kadar yaktın bendeki ‘od’u. Hadi git harf harf tümcemden, kalma satırlarımda. Kayıplığımız tüm cümlelerimi süpürüp gitsin. Bende “ben”den başka “sen” olmasın. ‘Lâl’liği armağan edeyim kalemime. Hadi git harf harf... Kalma bende…

    Sen de böyle cayardın demek ki çıktığın yoldan. Oysa aynı giyotin altında, aynı ritimde soluklayacaktık ölümü. Aynı başlangıca uyanıp aynı sona göz yumacaktık. Şimdi ise;

    Yok(oluyor)sun… Yok(oluyor)um… Yok(oluyor)uz…

    Tüm notaları yarım bıraktık kulaklarımızda. Yarım sözler, yarım şarkılar, yarım şiirler… Başlığı sana teslim edilmiş olan bir yazı bendeki, sonunu ayrılığın imzaladığı. Şimdi hangi yaşam içine sığdırabilir ki beni, sensiz? Sensiz askıda kalmaz mı soluklar?

    Kara kalemimden damlayan kara, senmişsin meğer. Ben hep seni çizmek için uğraşmışım yıllarca ve o çizemediğim hem de silmeye kıyamadığım eksik yüz seninkiymiş. Ben senle sevdim aslında beyazıma sadece siyahı çizmeyi. Tüm renklerimi kayıplığımızda demli bir çay gibi yuttum.

    Yüzümde git gide derinleşen hüzün çizgileriyleydi kavgam. Her savaşta yenik düşmüşlüğüm onlaraydı. Tüm gülücüklerim sende asılı kaldı. Ceplerime doldurduğum hasretle yürüyorum şimdi yolları. Ayağım iflah olmaz yalnızlıklara takılıyor. Bizi bulmak adına kendimden vazgeçtim sanırken, dönüp baktığımda ardımda kalan ben değil hayat oluyor. Acı mayasıyla yoğrulmuş dünler, çalıntı yarınlar ve tam yüreğinden kurşunlanan bir ömrün portresi kara kalem satırlar…

    Günün gecesine çeyrek var. Kalemiminse; günaydınlığına “bir” var. Tüm satırlarım hala uyanmamışken, hadi git harf harf tümcemden.

    Pimi çekilmiş bir başkaldırıda yıkıldı umuttan yaptığım kaleler. Ateşten bir gömlek giydim; yıldızlar yağdı üstüme. Duvarıma astığım saniyeler düşüyor ellerime. Özgürlük beyaz güvercinlerin bile payına düşmüyor şimdilerde. Yazıyorum. Her mısra bir ölüme teslim bundan böyle… “Az gittim, uz gittim…” masallarına kanmayacak kadar yürüdüm hayat yolunda. Harabe kentleri buldu hep duraklarım. Darağacına astım feryatlarımı. Neye hüküm giymişse zaman, geçit vermiyor anılara. Kurduğum tüm teselli cümlelerini gözyaşlarıma sunuyorum. Düşlerim çınlıyor. Söylesene bana sevmek hangi düşten artakalan bir ıstırap? Bir çift ağıtla gidebilir miyim yarınlara? Adım adım içine yürümeye çalıştığım sevda neden açmadı ki mührünü bana?



    Şimdi gün için gece, kalem için sabah. Hala gerçeğimde yok; ama satırlarımda gizli ismin. Sana yol almaktan yorulmuş son nidamı savuruyorum göğüme;

    HADİ GİT HARF HARF TÜMCEMDEN… KALMA BENDE…

     
    Yaren

    Aşkın Elif Hali'nden

    Ya Rabb!
    Lal oldum kendime!
    Lal oldum içime!
    Lal olmuş dillerin arasında
    İhanetin eskitemediği bir umut vardır
    Oradan girilir aşkın elif haline!  

     

     
    Aşkın elif halinde eliften habersiz
    Kendime ordular biçiminde
    Lal olmuş haller içindeyim

    Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata
    Açışına yarım kalmış çiçeğin
    Çengelli saçlarımdan kalbime büyümesi gibi
    Tam ortasından ikimizin
    Konuşur gibi içimden
    Gecenin fotograf yalnızlığındayım
    Belki hüzün
    Belki aşk
    Adını nasıl unutursa insan
    Ne kadar eskirse bir yazı
    Yağmurun titremesi gibi
    Suyun yanması gibi
    Diz dize oturmuşum yaşamla

    Kirpiklerimi döktüm şehir ıslandı
    Ağlamak ince belli çay bardağı..!
    Murat Çelik

    Biten Bir Aşkın Can Damarını Kestim Ben


    “Zaman içindeki acıyı yıkayacak Acı zamanla yıkılacak……”

     
     
     
    Sonunu bildiğim hayat oyunlarına tutanak yazdım yine….
    Payıma düşen ihanetleri aklamak,yazgımı teselli etmek düştü yine bana..
    Ben gittim,ben çizdim isminin üstünü….
    Yalnızlık durağının istasyon şefi,kalbime,
    Ben verdim emiri,ben istedim sonu görmeyi…
    Bitecek bir şeydi biliyorduk...
    Korkuyorduk biçilmiş sonları giyinmeyi,
    Umursamıyorduk,mutluyduk….
    Güçlüydük,sözüm ona cesurduk her ikimizde…
    Ne çok sözler veriyorduk,gideceğimizi hesaba katmadan günün birinde…
    Yalanlar söylüyorduk,pembe yalanlar….
    Düşler kuruyorduk,gelecek adına…
    Kucağımıza alacaktık kızımızı dört yıl sonra ….
    Sen öyle çok kaptırmıştın ki kendini….
    İnanıyordun anlattığın masallara,benim gibi…
    Bir gün –gideceksin—dedim,
    --Asla,gidecek biri varsa o ben değil sen olacaksın—dedin,
    diğerleri gibi…..
    Her güzel şey bitmeye mahkumdu aslında,
    Kavuşamayacaktık,yazdığımız mutlu masalda….
    Gerçek günün birinde dikilince karşımıza,
    Sert bir yumrukla,dağıldık…
    Anladık ki,
    Bitmeye Mahkum bir aşkın can damarının kesilme vakti…
    Sen suçu bana yıkmaya,kendini haklı çıkarmaya çalıştıkça…
    Anladım ki,
    Hayatımda ki tüm hikayelerin sonu aynı bitiyor..
    Biten bir aşkın can damarını kestim ben...
    Sense, susarak uğurladın beni senden..

    ELİF TUNCER

    Bitti Diyorsun

      ( aşk'ları suskunluklar vurur)

     

    bitti diyorsun
    kocaman bir hava boşluğu oluşuyor yüreğimde
    birden üşüyorum
    çok üşüyorum
    garip bir dengesizlik../..yön devinimi
    otomatik bir yüreğim yok ki,
    o girsin devreye ve kurtarsın beni

    ne garip değil mi..?
    şimdiki zamanı yaşayıp,
    gelecek zamanı düşünürken,
    birdenbire geçmiş zaman kipinde takılı kalmak
    ve dalıp gitmek garip bir bilinmezliğe
    hemde çok garip
    türk dili edebiyatı şeklinde yaşanıyor aşklar
    türk dil kurumuna kendini beğendirmek ister gibi

    bitti diyorsun
    kırılıyor düşler birer birer
    ortalık düş kırıklığı sitesi
    ortalık yangın yeri
    nasıl toplarsın diye sorsam..
    hayır../..cevaplama
    konuşmama hakkına sahipsin
    söylediklerini aleyhine delil olarak kullanabilirim
    istersen bir avukat tut diyeceğim ama
    bir avukat bile temizleyemez,
    çıkardığın yangının küllerini

    susuyorum
    susmak ağır gelsede
    bu kadar kolay işte
    kocaman bir yaşanmışlığı,
    sokaktan geçen eskiciye verir gibi,
    arkanı dönüp de gitmek
    üstüne kaç para aldın,
    yetti mi bir akşamlık otuzbeşliğine..?

    bitti diyorsun
    vuruyor bütün dalgalar yüreğime
    vuruyor umarsızlığın bütün bedenime
    şarkılar söylüyorum hiç durmadan şarkılar söylüyorum bir kalemde silebilenlere

    bitti diyorsun
    bu kadar kolay söylüyorsun
    cinsiyetsiz bir sevda bırakıyorsun şehir çöplüğüne

    bitti diyorsun
    tek bir kelimeyle kan döküyorsun..
    PELİN ONAY

    Zaman Yaralısı

     
    Zamana bırakmak öylemi..
    Kağıt kalem de bir yere kadar,
    yazmanın içi dışı komple sessizlik telaşı..
    Sakladığım ne çok şeyim var ama
    hepsini anlatıyor gibiyim ordan bakınca..
    Yazdım, sildim,
    üzerini çizdim..

    Ne gerek varsa giderken bile sevdim ben seni,
    yemek yerken bile,
    bakkaldan sigara alırken de hatta..
    Önemli olan zamana bırakmak değil,
    zamanla bırakmamaktı üstelik.
    Ağrıma gidiyor,
    Yaralarım kanıyor sus..

    Nedir bu,
    açıklama istemeye hakkım olan bu şey ne?
    Bahaneler yağmurunda
    sırılsıklam olmayı tercih etmiyorum bil.
    Üşüyorum ayrıca, hava buz kesti yaz vakti.
    Bu kader dedikleri şey sensen
    neden bu acı tohumları yüzümde?
    Büyüyüp serpilmesi için
    özeniyorsun farkındayım.
    Nasıl bir gururdur şimdi sana bu,
    oyy oyy.. Her yeni sayfaları sana yazmakta ne böyle..

    Bu aşk değil, aldanışımdır belki de..
    Belki'siz yaşamlarda olmayı umarken..
    Birde keşkeler vardı,
    çok lazımmış gibi..
    Zamanlamaları hep mükemmeldi üstelik.
    Baş tacı yaptığım pişmanlıklarımın üzerine
    İyi gittiler zehir tadında..
    Doymuştum ama, neyse..
    Zaman dediğin en büyük yalan biliyorum..

    Şimdi ya gel,
    ya da ben gidiyorum!

    Bir Gün Sustum

    Bir gün sustum,
    değer miydi serzenişinin
    adı konmaz cevaplarıyla,
    nereye saklanacağı şaibeli bir nefretin şerefine...
    Günlerin sevdaya boyanmış kırmızılarına,
    mor krizantem anlamları yükledim...
    Bildiğim doğrular hala doğru mu bilmezken,
    sen yokken üzerini çizdim tüm Seni Seviyorum’ların...
    Geçti mi diye sorsalar,
    geçmiyor ki zaman..

    Bir gün sustum,
    sanki avazı çıktığı kadar çığlık atar gibi,
    sanki sert sesli harfleri içime sokar gibi,
    gibileri fazla itiraflar gibi...
    Ölümden kederli, aşktan bedelli,
    yaşlanmış köpek misali
    itip kakılan bir acının ortasında...
    Bir halta yaradı mı diye sorsalar,
    o bir halt etmiş,
    hayatsa umarsız..

    Bir gün sustum,
    yarim mesken tutmuşken tüm utançları,
    ar diye sarılmışken tüm günahları,
    teninde iz bırakmışken bilmediğim yasakları...
    Sevdiği yerden kanattı ya,
    unuttu mu diye sorsalar,
    eller yarasını saramadı ki,
    kalpten müsaade çıkmadı ki,
    kara saçlarından o mu suçlu ki...
    Al bu şiiri de sana sustum,
    kalmasın diye hiçbir ahın,
    helal olsun gözyaşlarım
    ve olmaz olsun gel diyen haykırışların!
    Şimdi garezim bana,
    pişmanlıklar sana,
    küsüşler tüm dünyaya...

    Susuşum kendimden,
    gidişim kendinden,
    bitişin kendiliğinden...

    Şimdi Kan Kaybeden Bir Yaradır İçimdeki Bozgun


    Bir tufanda boğuldu sevinçlerim.. Ne vakit Uçursam beklentilerimi umudun gökyüzüne; soğuk rüzgarlar döve döve içeri aldı beni… Mermileşmiş yasaların kesin hükümlerine geçmedi , sayfalar dolusu savunmalarım..Ne yana dönsem hükümlü duvarlar örüldü gözlerime…. Şimdi kan kaybeden bir yaradır içimdeki bozgun…

    Zafere gidilecek yollar ortadayken,kelime oyunları arasına sıkıştırılan , yüklemsiz cümleler kaldı avuçlarımda… Yine yanlış notalarına bastım hayat türküsünün… Kanlı bir yenilginin,kangren olmuş düşlerini kesiyorum kör bir bıçakla.. Koca taşlarla vuruluyor habil yüreğime; Ölüm kusuyor kabil soylu haydutlar… Öldürülüyorum faili meçhul satır aralarında…

    Şimdi hangi kapısını aralasam düşüncelerimin; Adını özgürlük koyduğum tutsaklığıma açılıyor bahçesi Sonra ;hapislik başlıyor içimde …Odamın ışıklarını gündoğumuyla söndürmeyi öğreniyor uykusuzluğum…Üstümde kuşları vurulu sağır bir gökyüzü… Uzaklara sürgün edilmiş bedenimle, başımı ağırtan cümleler biriktiriyorum yenikliğimin kavrukluğunda…

    Uykusuzum…

    Uyanıyorum gecenin kör bir vaktinde; Birden bire duvar,birden bire hüzün.. aç karınla sigara içmeyi dayatıyorum ciğerlerime… Nereye sığınsam bıçak gölgesi düşüyor yalnızlığıma.. Uykusuzum,Zulmün bağrında şafaklar sökülüyor demir meridyenlerle çizilmiş penceremde... Vuruluyor gölgelerin acıyan yanlarıyla taptaze papatyalarımın ömrü… Örülüyor kalbime birbirini tutan keskin tel örgülerle.. Güneşim kolumda türküler okurdum oysa...aldırmadan yağan soğuk yağmurlara..

    Şimdi yatağını unutmuş dalgın bir ırmak akışlarım.. Ne denize ulaşabildim ..Ne de ırmak kalabildim... Durgunum...

    HASAN KARADENİZ

    Dem Adamı:Farid Farjad

    Eski bir Fars çalgısı olan Rebabın modern şekli olan kemana belki de tarihi bağları nedeniyle bu kadar melankolik bir anlam yükleyebilen FARID FARJAD İranlı bir keman virtüözü.

    Farid Farjad, 1938 yılında Tahran’da doğdu. 1966 yılında Tahran Müzik Konservatuar’ında klasik müzik üzerine mastır yaptı. Bundan sonraki dönemde Tahran Senfoni Orkestra’sında önemli görevler aldı. Fars Halk Müziği’nde çok derin bir birikime sahip olan Farjad, keman ile Batı Klasik Müziği üzerinde de çalışmalarda bulundu. Batı Klasik Müziği üzerindeki çalışmaları Fars müziğinin gelişiminde büyük öneme sahiptir.

    Şu anda dünya üzerindeki en iyi keman virtüözlerinden biri olan Farjad’ın An Roozha I, An Roozha II, An Roozha III, An Roozha IV olmak üzere dört albümlük albüm serisi yayımlandı. Ayrıca sanatçının Golha Orkestrası adlı kolektif bir albümde de eserleri arasında yayımlandı.