iklim's profileİmlâsı yoktur gitmenin.....PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Zarfsız Mektup

     

    img372/2300/2fe1f818f38d4b597502edbli5.jpg

     

    Birçok şey yazdım sen yokken. Hep senden bir şeyler kattım kimselere fark ettirmeden. Okunası şiirlerim oldu, gülünesi olaylar… Akşamlar tükettim sigara içer gibi. Nice sabahlar güneşle birlikte günün kıyısına vurdum, hep bir şeyler söyledim, seni bekledim durdum. Biliyorum biliyorsun, olsun ben yine anlatıyorum.

    Birçok sızı tattım sen yokken. Gergefinden geçtim kalabalık düşüncelerin. Sıkıntısından terledim, aklımı kurcalayan garip fikirlerin. Doğru ya da yanlışın seçimi zorladı aklımı, kâğıt kalem eşliğinde sabahlara karşı çok uyukladım. Doğru yerde durmadığımı anladım ama başka yerde de duramadım. Yanaklarımı ıslatmadan sessizce ağladım. Hangi kitabın ağır fikirleriydi aklıma sinen, hangi düşüncenin kalıntılarıydı beni bu hale getiren bir türlü bilemedim. Bulmaca çözer gibiydi hayatım, doğrudur bazı kutulara yanlış şeyler yazdığım. Tutmadı mayası, olmadı, durmadı, durulmadı kalbim kahrolası!

    Bir şeylerin özlemi acıttı beni. Özlediğim şeyleri teptim sonra… Bulamadım bir türlü yerimi, tutmadı kimseler elimi. Ya da tuttular da bilemedim kıymetini. Memnun olamadım bir türlü, hayatta beğenmedim yerimi, gerçi hayatı beğenmedim de denebilirdi ya da hayat beni beğenmedi… Karışık cümlelerim oldu sen yokken, toparlamak için çok uğraştım. Her şey sanki boşa uğraştı, uykusuz günlerin sonunda dalıp giderken uykuya, kulaklarım açık kalan radyodan gelen sese alıştı. Gezdiğimiz tozduğumuz ve bolca güldüğümüz günler geldi de aklıma, anlayamadım neden gülerdik, en çok neyi severdik. Şimdilerde neye gülmeliyiz ya da gülmeli miyiz bilemedim, günlerin geçişine sabredemedim ama çekip de gidemedim.

    Hiç kimse hiçbir şey demedi. Gerçi bu haldeki birine kimse bir şey diyemezdi. Aşık olan birine bir şeyler anlatmanın gereksizliği gibi. Aşık falan değildim. Her şey o kadar basit değildi. Ama aşkı aradığımı inkar edemem, aşka aşık olduğumu söylesem inanır mısın bilemem, ama bildiğin gibi bir aşkım olmadı işte. Sen yokken aşkı da anlattım, gerçi ben de pek bir şey anlamadım.

    İnsanın kendinden kaçması mümkün olsaydı kaçardım. Her şeyi umursamaz tavırlarla geçiştirme çabalarıma rağmen, tıkandım zaman zaman, anlayacağın kaçamadım. Umursamaz tavırlarım başıma dert oldu sonra, bilirsin: geçiştirilen sorunlar, üstesinden gelinmeyen sorumluluklar; bulaşıkların yığılması gibi yani. Kendime okunacak kitaplar listesi bile yaptım uzunca, sonra listeyi bile okumadım. Kütüphanede ne varsa, rastgele bir kitap aldım canım sıkıldıkça. Sıkıldım cümlelerim uzadıkça, uzadıkça geceler ve çoğaldıkça deftere düşen heceler, sıkıldım…

    Baştan alıp okudum şiirlerimi, bazı yerlerini düzelttim. Aynaya baktım, üstümü başımı düzelttim. Ama baştan alınca yaşanmışları, kareler akınca gözlerimin önünden, düzelteceğim bir şey kalmamıştı. Her şey yaşandığı gibi kalmalıydı, hüzün bazen, bazen mutluluk falan. Zaten başka bir yolu da yoktu, geçen düzeltilemezdi, geçip giderdi. Bir şeyleri düzeltmek derdinde de değildim aslında. Ütü yapmaktan bahsetmiyorum tabi ki. Ütülerimi hala kendim yapıyorum, ne annemin ne kardeşimin yaptıklarını beğenmiyorum. Bir şey daha var: güzel olmasa da kendi yaptığım makarnayı daha çok seviyorum. Bilmem, beklide güzel yapıyorum.

    Şarkıların dolduruşuna geldim bazen, sen yokken. Unuttum içinde bulunduğum zamanı, toparladım pılımı pırtımı, başka diyarlara uzandım. Kandırıldım, döndüğüm zaman her şey olduğu gibi duruyordu, çiçekleri sulamayı unutmuştum bir tek, onlar kuruyordu. Ne kimse “neyin var” diye soruyordu, ne de gözlerimden bir şey anlaşılıyordu. İyi saklıyordum kendimi, sır yüklü kitaplar gibi. Az uyuyor, az konuşuyor, çok düşünüyordum. İnsanlar arasına karışınca güler yüzlü bir maske takıp anlatılanlara gülüyordum. Ama biliyordum, yıllardır gerçekten güldüğüm bir şey olmamıştı, gülebileceğim bir espri kalmamıştı sanki. Kimselere fark ettirmiyordum halimi, fiyakalı cümleler kuruyordum, gözlüğümü takıyor hep şık geziyordum. Saçlarımı sorma, ben onları dağınık seviyorum.

    Umursamaz hallerden kurtulup yavaş yavaş düşünmeye başladım geleceği, pek beceremem gerçi. Evlilik planlarım yok hala. Dünyayı gezme hayalim hayal oldu belki, ama çiftlik kuracağıma dair sözlerim ilk günkü gibi, hani içinde meyve ağaçları ve havuzu olan. Gerçi zaman kavramını düşündükçe ve aklıma nihayetin düşüncesi geldikçe vaz geçiyorum her şeyden, bilirsin insanlık halleri. Beni zorlayan şeylerden biridir zaman, aklımı zorlayan. Geçmiş zamanda oradaydık, şimdiki zamanda burada, gelecek zamanda nerede ve tüm bunlar neden? Sadece zamanı sorgulamak değil tabi ki, mekanı da anlamaya çalışmak karıştırır düşüncelerimi. İfade edemem her şeyi, dilim aklıma yetişseydi anlatabilirdim belki. Sözlerim de nasibini aldı halimden, somut ve soyut arasında hızlı geçişlerim bu yüzden. Bakma sen bana, o kadar da kötü değilim, üzülmeni istemem…

    Abdullah Kibritçi

     

     

    img372/9668/e7301af77098119d2b8bbe6wm5.jpg

     

    Keyf-i Ramazan

     
     
    Ramazan geldi hoşgeldi.Ama iki yıldır bana uğrayamıyor sanki.Geçen yıl okul kayıtları başka memleket heyecanı derken ramazanıda beraberinde getirdi.Bütün Ramazanı Muğla'da 50 derece sıcağın altında oruç tutmakla geçirdim,şikayetim yok ama ramazan gelmemiş sanki oralara hiç bir heyecanı tadı yoktu.Ramazan sanki bir tek İstanbula geliyordu benim için.Televizyonda yapılan programlarla giderdim İstanbul özlemimi.Yurt dışında yaşayanları bir kez daha anlamamakla beraber anladım diyebilirim.:) Nasıl bir özlem sarıyor insanı izledikçe anlatamam.Biraz da aile ortamından uzak kalmanın etkisi de oldu galiba.Ailece birlikte oturulup ya da gelen misafirlerle oruç açmanın keyfi tartışılamaz.Velhasıl bu yıl  yine yolculuk göründü bana.İçimde ucundanda olsa ramazanı İstanbul'da yakalamanın heyecanı vardı. Her yıl yaptığımız gibi Sultanahmet'te oruç açma geleneğimizi bozmadık (geçen yıl hariç :(  ) ve gitmeden bir kez daha görüşmek için bozulmayan arkadaş grubumuzla Sultanahmet'te buluştuk.Tv programları,iftar çadırları,osmanlı kıyafetleriyle fotoğraf çektirenleri,çimenlerde iftar açmak için oturan aileleriyle ve bize eşlik etmenin keyfini duyan turistleri,bozulmayan geleneğiyle Sultanahmet köftecisinin önünde oluşan uzuuunn sırasıyla,nargile ve çay kafeleriyle,Türk sanat müziği konserleri,sema gösterileri ve çocuklar için hazırlanan gösterileriyle  Sultanahmet bütün haşmetiyle yine karşıladı bizi.Biraz meydanda dolaşıp bu yılda ne değişiklik yapmışlar ya da ne yiyebiliriz düşünceleriyle gezindikten sonra (ki her gidişimde turistmişim gibi gezinmeme bir türlü anlam veremem lakin her seferinde de farklı bi şey keşfediyorsunuz deneyin derim:) ) patlayan top ve minarelerden yükselen ezan seslerinin ardından oruçlar açıldı.
     
     
    Sultanahmette kılınan namazların ardından Gülhane Parkı'na  doğru ilerledik.Geçerkende çocukluk anılarımızı tazeledik diyebiliriz meğer hepimizin bir hikayesi varmış bu parkla ilgili.Greve girmeden  ve şu anki halinden önce  hayvanat bahçesinin bulunduğu,sanatçıların konser verdiği,ailelerin piknik yaptığı,pamuk helvası ,elma şekeri satanları ve uzun tahta bacaklı palyonçaları ile ayrıca fermanlara,sultanlara,haremdeki kızlara,ilk alfabenin açıklanmasına tanıklık yapmış bir yer şimdilerde ise sadece Topkapı Sarayından görülen yeşil ağaçlarıyla ve çiçekleriyle bilinen sevgililerin gezdiği bir mekan olarak yer alıyor akıllarımızda.Ayasofya meydanında verdiği konserinde dile getiriyordu Haluk Levent "Umarım Gülhane'de de konserler vereceğimiz günler gelir " diye umarım gelir: ) 
     
    Uzun bir yürüyüşün ardından Sarayburnuna bakan kısma yaklaştığınız vakit bir tabela görürsünüz" Setüstü Çay Bahçesi" diye.Direk okların gösterdiği yöne yönelin derim,biraz yokuş çıktıktan sonra tahta masaları,uzun ağaç gölgeleri ve denize bakan yüzüyle,boğaz köprüsü,kızkulesi ve hisarlarıyla nefis bir İstanbul manzarasına tanık edecek sizi. Hem gece hem gündüz hem de sonbahar mevsiminde gitmiş biri olarak her mevsimde farklı bi duyguyla karşılanacağınızı söyleyebilirim.Hoş arkadaş sohbetlerinizi bakır çaydanlıkta gelen çaylarınız eşliğinde yudumlamayıda ihmal etmeyin derim çay tiryakisi biri olarak : )Fotoğraf makinemiz yanımızda olmadığı için  sizi o manzaranın güzelliğinden mahrum etmiş olacağım ama siz en iyisi gidin ve keyfinizce izleyin bu güzelliği derim.
     
    Muhabbetiniz bol keyf-i İstanbul'unuz daim olsun..
     
     
    Not: Fotoğraf için   http://evdekigazeteci.blogspot.com  a teşekkürler..: )
    Çay bahçesinden bir görüntü.

    Hicranımın Sesi

     

     
     
    “Müzik yapmak, dua etmektir”

    “Hiçbirimiz birbirimizden farklı değiliz. Bütün kültürler birbiriyle benzerdir. Müzik bizim ortak lisanımız, ortak muhabbetimizdir. Müzik ve dans sayesinde de hepimiz kardeşçe bir araya gelebiliriz. Bu hiç zor değil”
    Ömer Faruk TEKBİLEK

    Medeniyetin başlangıcından bu yana geçen yüzyıllar boyunca, sayısız uygarlığa ve kültüre ev sahipliği yapmış olan Anadolu, bu çeşitliliğin bir sonucu olarak gerek kültürel, gerekse folklorik ve müzikal açıdan eşsiz bir servete sahip olmuştur. Bu eşsiz servetine rağmen Türkiye ve Anadolu topraklarından, uluslararası profile sahip sanatçı oldukça nadir çıkmıştır. İşte bu sanatçılardan en önemlilerinden birisidir Ömer Faruk TEKBİLEK.

    Ömer Faruk TEKBİLEK, özellikle Bizans ve İslam kültürlerine ait birçok zenginliği içerisinde barındıran ve hala coğrafik konum bakımından, farklı folklorlara ev sahipliği yapan Türkiye’nin Adana kentinde doğdu. TEKBİLEK’in müzikal dehası daha çocuk yaşlarda kendini gösterdi. Ailesine göre O ve ağabeyi müzisyen olarak doğmuşlardı. Ağabeyi için “O benim ilham kaynağım ve gururumdu” diye bahseder. Ömer Faruk TEKBİLEK, Ney üzerine ustalaşmaya başlamasına rağmen, çok farklı enstrümanlarla da ilgilendi. İlk hocası O’na, müzik dükkanında kendisine yardım etmesi karşılığında bağlama dersleri vermeye başladı. Ayrıca bu dükkan sayesinde, Türk müziğinin birçok karışık ritmini, makamlarını ve bunları nasıl okuyacağını öğrendi.

    Müzik alanında ustalaşma sürecinde TEKBİLEK, sufizme de ilgi duymaya başladı. Bugün “Ben hala çalışmaya devam ediyorum” diyor ve ekliyor; “Benim için müzik sonsuzdur. Sufizm ve müzik birbirine sarılmış ve iç içedir. Çalmak dua etmek gibidir”

    1967’de 16 yaşındayken İstanbul’a gelen TEKBİLEK, burada Mevlevi dervişleriyle tanışır. Onların dünyaya bakışlarından, müziği yorumlayışlarından, farklı kültürlere ait sesleri birleştirmelerinden ve ruhlarından çok etkilenir. Mevlevi düzenine katılmaz fakat Mevlevi Şeyhi Neyzen Aka Gündüz KUTBAY O’nun hayatında çok önemli bir yer edinir. Sufi müziği O’nun müziğinin temel taşı olur. Daha sonraları müziğe karşı alternatif bakış açılarıyla tanınmış müzisyenlerle çalışmaya başlar ( İsmet SIRAL – Klarnet,Saksafon, Burhan TONGUÇ – Davul ) Farklı tarzda soundlarla tanışan TEKBİLEK, zihninde sürekli olarak büyüttüğü ve adına “Sabır Ağacı” dediği müziğini daha da zenginleştirmeye ve gelecekte dünya çapında saygın bir müzisyen ve virtüöz olarak tanınmasını sağlayacak olan soundunu yaratmaya başlar. 1971’de 20 yaşındayken Türk Klasik Folklor grubunun bir üyesi olarak ilk defa Amerika’ya adım atar ve Sevgi Ağacı da bambaşka bir yönde gelişme yoluna girer.

    Türkiye’ye askerlik görevini yapmak için geri dönen TEKBİLEK, 1976 yılında Amerika’ya dönerek oraya yerleşir. Orada müzik çalışmalarına devam eden sanatçı Ortadoğu kökenli müzisyenlerle beraber kurduğu orkestra ile çeşitli kulüplerde çalmaya başlar. Zorlu geçen yılların ardından, 1988 tarihinde ünlü prodüktör Brian KEANE ile tanışmasıyla tüm yaşantısı değişir.

    New York Metropolitan Museum Of Art’ta sergilenecek olan “Muhteşem Süleyman” sergisi ve filmi için KEANE ile birlikte çalışmaya başlayan TEKBİLEK, bu dönemin ardından yayınlayacağı birbirinden başarılı ve kendisini dünya çapında tanınan ve adı saygı ile anılır bir müzisyen olmasını sağlayan on üç muhteşem albümü için önemli ve büyük bir adım atmış olur.

    Yine bu tarihten itibaren, doğu ve batı ezgilerini ustaca harmanladığı müziği ve hayat felsefesi ile dünya müzik sahnesinde ağır fakat emin adımlarla ilerleyen TEKBİLEK, kendi albümlerinin yanı sıra, Don Cherry, Karl Berger, Ginger Baker, Ofra Haza, Peter Erskine, Trilok Gurtu, Simon Shaheen, Bill Laswell, Mike Mainieri, Michael Askill, Arto Tuncboyaciyan, Nusrat Fateh Ali Khan, Jai Uttal, Hossam Ramzy ,Glen Velez başta olmak üzere birçok usta müzisyenle birlikte çalışmalar yapar. Böylece, Türk müzisyen kimliğiyle adını dünya müzik arenasına altın harflerle yazdırmış olur…

    Bağlama, ney, darbuka, zurna, bendir, def gibi enstrümanları virtüöz derecesinde kullanabilen, bütün toplumların kardeşliğini, bütün kültürlerin iç içe olduğunu ve sadeliğin en yüce hayat felsefesi olduğunu insanlara duyurmayı kendisine misyon edinen usta sanatçı, bu hayat felsefesini müziğine de taşımayı çok iyi bilmiş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Albümlerinde Yunanistan, İsrail, Bulgaristan, İran ve İspanya gibi birçok farklı ülke ve medeniyetten müzisyenlerle çalışan TEKBİLEK; Amerika dışında, Avustralya, Fransa, İspanya, İngiltere, İsrail ve Yunanistan başta olmak üzere birçok kıta ve ülkede verdiği konserlerle hayran kitlesini her gün genişletmiştir. Aynı çizgi ve felsefik anlayışla hazırlanmış olmalarına rağmen, yaptığı her albümde farklı soundlar ve farklı ezgileri kendine has yorumuyla sentezleyen müzisyen, bu sayede dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerine, hep farklı tatlar ve farklı keyifler yaşatmıştır. Bugüne kadar “Spy Game (R.Redford,B.Pitt)” gibi birçok Filmde müziklerine yer verilmesi ile çok daha geniş bir müziksever kitlesi; Ömer Faruk TEKBİLEK’in müziğiyle tanışma şansını elde etmiştir. Son albümü Alif’i Paul Simon’ın prodüktörü Steve Shehan’la birlikte hazırlayan TEKBİLEK, bu albümde Yunanistan’ın ünlü seslerinden Glykeria ve gitar virtüözü Jose Antonio Rodriguez’e de yer vererek world müzik tarzında eşsiz bir projeye daha imza atmıştır.

    Albümleri Türkiye’de bugüne kadar toplam 50 bin adetlik satış rakamına ulaşmış olan sanatçı, tüm dünyada çok iyi tanınmasına ve sıkça konser vermesine rağmen anavatanında şu ana kadar 3 konser (ilki;Akbank jazz festivali 2001 – ikincisi;Borusan Filarmoni Ork. Yeni yıl karşılama konseri Aralık-2003) vererek izleyenlerin damağında tekrar tadılması gereken bir lezzet olarak kalmış ve izleyememiş olanların da sabırsızlıkla beklediği isimlerin en başında gelir olmuştur. Son olarak İstanbul “Solar Beach” sezon açılışı vesilesiyle 4000 kişilik bir izleyici kitlesine kendi orkestrası ile unutulmaz bir konser vermiştir. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında düzenlenen Forum İstanbul 2003’ün “Yurtdışındaki Başarı Öykülerimiz” Toplantısına davet edilen TEKBİLEK, Ortaya koyduğu “Anadolu kültürümüzü” bire bir yansıtan dünya görüşü ve fikirleriyle büyük hayranlık uyandırmıştır.

    Ömer Faruk TEKBİLEK’in Türkiye’de Z.E.T. Müzik tarafından yayınlanmış 9 albümü var…
    • Suleyman The Magnificent (1988)

    • Fire Dance (1990)

    • Beyond The Sky (1992)

    • Whirling (1994)

    • Mystical Garden (1996)

    • Crescent Moon (1998)

    • One Truth (1999) (I Love You)

    • Dance into Eternity – selected pieces 1987-1998 (2000)

    • Alif (2001)
     
     
     
    Dinlemek isteyenler buradan buyrun:))
     
     

     

    Son Söz

     

     
     
     
     
    Adam, kadın onu severken güzeldi...
    Çünkü kadın görüyordu adamın gözlerindeki çam ormanlarını.
    Saçlarındaki afacan güneş sarısını...
    Kadın büyütüyordu adamın kıvrılıp giden yeşil bir patika gibi gülüşünü...
    Adam, kadın onu severken güzeldi...
    Kadın, adamın omzuna rütbeler, göğsüne madalyalar takıyordu.
    Olamaz bir kahraman çıkarıyordu erkeğinden.


    Karşısına geçip bakıyordu...
    Ve adam sanki sevildikçe daha da güzelleşiyordu.
    Kadının gözüyle baktılar diğerleri de adama.
    Daha önce hiç görmedikleri bir orman var diye düşündüler adamın içinde.
    Düşündürdü kadın...

    Çünkü gözlerini ödünç verdi onlara.
    Kadının gözüyle bakıp adama, kadını kıskandılar hatta...
    Hiçbiri bilemedi...
    Erkeğe ne kadar büyük bir haksızlık ettiklerini bilemediler.
    Cılız omuzlarının, zayıf göğsünün gürül gürül akan bir hayatı, alışık olmadığı bir dürüstlüğü kaldıramayacağını bilemediler.

    Ama Tanrı biliyordu.
    Evet, bu yüzden sert rüzgârlar saldı üzerlerine...
    Kim yürekli kim korkak, kim tenha kim kalabalık, kim sağlam kim çürük, kim güçlü kim zayıf, kim siyah kim beyaz, kim net kim şüpheli, kim olgun kim ham...
    Fırtınalardan sonra hepimiz görelim diye...

    Gördük...
    Oysa bilmeliydi kadın.
    Çünkü ihanetlerle örülü bir örümcek ağıyla kaplıydı erkeğin geçmişinin kapısı...
    Ama yeni bir başlangıç sanıyordu kendini kadın.
    Ama inanıyordu...
    Kendisini, kadındaki erkeği, ikisinden oluşanı, sıfır noktası sayıyordu...

    Artık daha iyi biliyor kadın; adam, kadın onu severken güzeldi...
    Şimdi aynadaki kendi suretinde görüyor bunu...
    Erkeğin Dönüş'ünde görüyor.
    Korkunç bükülüşünde, buruk çöküşünde görüyor bunu...
    Kendi yazdığı kahramanın beyhudeliğine ağlıyordu belki de önceleri.
    Üzüntülerden üzüntü seçemiyor, bazen hangisine üzüleceğini bilemiyordu.

    Aynada büyük gözlerine bakıp "gözlerimiz neden bu kadar büyük" diye soruyordu bir Kürt kadın.
    "Çok ağlayalım acılarımız çabuk geçsin diye mi" diye boynunu büküyordu...
    Artık ağlamaz kadın...İnsan sevdiğini öldürür evet.
    Kadın da öldürdü nihayet...
    Sevmeye sebep, sevmeye kudret elleriyle yaptı bunu...

    Yaz geldi artık...
    Son söz vaktidir şimdi; bütün sevenler için Yalın söylüyor: "Mutluluk yürekli olana yakışır..."
     
    İclal Aydın