iklim's profileİmlâsı yoktur gitmenin.....PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    SuFi

     
     
     


     
     
    1. baş kısmı - “edeb yâ hû”
    2. kalp kısmı -“Allah”
    3. sırt - göğüs kısmı - “âh mine’l-aşk”
    4. sağ etek kısmı - “yâ hazret-i mevlânâ”
    5. sol etek kısmı - “bu da geçer yâ hû”
    6. sağ etek iç kısım - “hoş gör”

     

      İstif-Uygulama: Mustafa Nazif



    Aşk-ı AfîF

     


     


     

    giderken çok söz söylenmez;
    "bekliyorum" diyen bakışlar kalır geride.
    yolları vardır gidenin,
    bir de söylenmemiş sözleri. / buruk;
    heceleri gökyüzüne karışan,
    cümleleri vardır kalanın. en çok,
    gidenin sözlerine karışan...

     

     

     

     

    sükûttur her gidiş:
    yakarışlara el açan titrek avuç.
    "ah neredesin" diyen bir çift göz;
    -den dökülen gözyaşına karışan,
    toprak kokan yanları vardır.
    yani her gidişin bir adı vardır,
    içine bir çok ad karışan...
     
    böyledir kalmak, buna benzeyen.
    eşdeğerdir katle ferman hüküm.
    bir tutam aşk düşer kalpten;
    kalbe yol bulan tohum.
    yeşermez dediğin yerde koca bir çınar;
    rüzgarda sallanan yapraklar gibi,
    bereketi arzu'lar...
     
    giden ve kalan için bir türküdür,
    sükût; dudaktan dökülmüş bir ağıt.
    yaktıkça, yakarılası dokunuş;
    gibi süzme vaatlerden uzak afîf,
    azgın bir okyanus kadar âfât.
    aheng ve ahkâm yoksunudur.
    kendisini yer ile gök arasına,
    bir yûsuf zindanı eden aşk; ki
    hilkâtı, zatından muhkem...
     
    gözyaşıdır kalpten dökülen.
    gözden dökülmüş, ne hikâye;
    ki masalları kıskandıran,
    tersine hikâye başdöndürüş.
    azgın bir afet gibi yolcuyum; bakışlarına

    gizlerken adımı, heceliyorum;
    ey turâb, ne seferdir, ne hikâye;
    yok'a karışmış adım, neyleyim...
     
    giderken çok söz söylenmez;
    "bekliyorum" diyen bakışlar kalır geride.
    yolları vardır gidenin,
    bir de söylenmemiş sözleri. / buruk;
    heceleri gökyüzüne karışan,
    cümleleri vardır kalanın. en çok,
    gidenin sözlerine karışan...

     

    Mustafa Nazif


     


    Dua

     

     

     

    s/O’na yakınım, sana uzak..

    Pandoralar yüreğimde tutsak...

    Hayat paylıyor düşlerimi...

    Kurduğum kentlerin orta yerinde günahkar bir acının,

    Hüzünle yoğrulmuş gülüşü oluyorum.

    Soyut bir imgenin üzerinde iğne oyasıyım,

    Ve ben bile dokunamıyorum.

    Geç kalmışlık ve inilti çıngırakları var kahırlı geleceklerde,

    Düşlediğim tarihin ertesinde...

    Yok oluşlar biçiyor artık kefenimi

    Ve yarınlara ektiğim sızılar...

     

    Tek çare; s/O’na yakınım, sana uzak...

    Tek gidişlik yolun kaldırımları ak...

    İhanetin kursağında kalmışlıklarım var,

    Yakın tarihli alacaklarım var,

    Ve ben açmadıkça inadına kapanmaz sayfalarım...

    Bu düzlük birazda kumpas...

    Yolun sonunu uçurum köprüleri...

     

    s/O’na yakınım, sana uzak...

    Kan tutuyor beni...

    Yanışım ilk değil nasılsa,

    Dumanım ezelden beri tütüyor.

    Hangi sona daha yakınsa sonum,

    Orada giydirsin hükmümü,

    Ki  ben rengimi kızıl gölgelerin nefesinden alıyorum...

    Ve dilimde aynı cümleyle başlıyorum “dua”ma

    “s/O’na yakınım, sana uzak”...

     

     

     

    gülay sağlıcak

     

     

    M.Akif ERsoy Yurda Döndü

    İstiklâl Marşı’nın yazarı ve büyük şahsiyet M. Akif Ersoy’un yurda döndüğünde Yedigün Gazetesi Muhabiri ile yaptığı röportajı okuduğunuzda Cumhuriyetin sahip aramadığını siz de hissedeceksiniz…

    Türk edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklâl Marşı’nın millî his, millî heyecan ve millî şiir mey- dana getiren bu büyük şairi Akif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. Yedigün muharriri Akif’le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını, intihalarını topladı. Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak, vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının, bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor. Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş, sarkmış çizgilere, bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini, hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra, yavaşça soruyorum.

    - Özledin mi bizi üstat?…
    Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu.
    - Özlemek mi oğlum.. Özlemek mi?…
    Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:
    -Mısır’dan üç gecede geldim.Bu üç gece,otuz asır kadar uzun sürdü…Orada on bir yıl kaldım..Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırım..
    - Hasret…
    Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:
    -… Çok acı…
    - Ya kavuşmanın sevinci?
    - Onu sorma oğlum.. Onu ben kendi kendime bile soramıyorum… Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz, yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim.
    - Ve kendi kendine söylüyor:
    -Cennet gibi yurdumdayım ya… Çok şükür.Hastalığı akla geliyor;
    - Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?.
    Eski hatıralarını deşiyorum. Millî Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımızı hatırlıyorum.

    Evet.. diyor, İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan “Cuma”yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklık lar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke’ye geldik ve trenle Ankara’ya ulaştık… Ankara… Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün… Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü.”
    Yorgun, susuyor..
    - İstiklâl Marşı’nı nasıl yazdınız?
    Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
    - Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!..
    Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır… Şu var ki,”İstiklâl Marşı”nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır.”
    Ve, gözleri,yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:
    Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
    -Ya büyük zafer üstadım.. O anda ne duydunuz?
    Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeni- den canlanmış gibi,nereden geldiği bilinmez bir ışık- la gözlerinin içi gülerek:
    - Ah… diyor:
    Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor.. Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:
    - Allah’ım ne muazzam zaferdi o!.. Ortalık hercü-merç oldu…Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini: yumuyor : -Ve biz, mest olduk!..
    -O zaman bir şey yazmadınız mı?
    -Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı.. Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu,bizzat yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir de fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o, ağır ağır çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor:
    -Mısır’da nasıl vakit geçirdiniz?
    - Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum.
    Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim.
    - Sevdiniz mi Mısır’ı?
    -Var, güzel tarafları var… Bilhassa kışın… hoş yazın da, sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz… Fakat bir yaz günü İstanbul…
    Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…
    - Mısır’ da neler yazdınız?
    Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! /Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? /Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; /Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

    Ve üstadın Helvan’da yazdığı “Firavunla Yüz Yüze”sinden şu son parçayı alıyorum:
    Bileydin, ey koca Mısır’ın ilâhî üryanı! /Mezara, heykele ait bütün bu velveleler/ Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:/ Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli/ Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!
    - Kolay mı yazarsınız?
    Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek:
    -Hayır!., diyor.
    Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor:
    -Çok uğraşırım.. Epeyi çalışırım.. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim… nihayet kâğıt ü/erine naklederken de hayli yorulurum.
    - Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?
    Hafifçe gülümsüyor. Ve “zevk” diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor:
    - Zevk mi?. Benim zevklerim mi?. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir.
    Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor:
    -Siz yorulmayın, ben vereyim..
    - Yiyemeyeceğim..
    -Bir parça sütlâç..
    -Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin… Ve bana dönüyor:  Eskiden beri yemekle başım hoş değildir… Sigara da içmem… Şimdi doktorlar zorla ye, deyip duruyorlar… Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin?
    Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayak üstünde soruyorum:
    - Neler yazacaksınız?
    - Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır.. Eliyle birkaç defa başına vuruyor:
    - Var kafamda hazırlanmış mevzularım..
    - Ya en son yazınız?
    - Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruvordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:

    Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok
    Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak
    Postu sermekse meramın yola, serdirmezler
    Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.

    Ve kupkuru kaim dudaklar birbirine yapışıyor…

     “RUHUN ŞAD OLSUN YÜCE İNSAN”

     

    Ömer YALÇIN

    Zulme Rıza Göstermeyen Şair:Mehmet akif

     
     
     
     
    Mehmed Âkif, “Safahat” ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:

    “…
    Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
    Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
    -Boğamazsın ki !
    -Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
    Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
    Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
    Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
    Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
    Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
    Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
    İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?
    … "

    Mehmet AkifMehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.

    Mehmed Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler, esere taşınmış, üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘gerçekçilik’ üzerine kurmuştur diyebiliriz.

    “Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
    İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek :
    Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

    Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmed Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmed Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.

    “Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”

    Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmed Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve müslümanca yaşamayı ilke edinmişti. Mehmed Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” ( Hud Suresi 113). Peygamber Efendimiz(s) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse Allah o zalimi ona musallat eder.”

    Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.

    “Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
    -Boğamazsın ki !
    -Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
    Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
    Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”

    Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmındaki karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş daha bir ete kemiğe bürünüyor. “Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…” mısrası bize Mehmed Âkif ile Tevfik Fikret arasındaki kavgayı da hatırlattı. Tevfik Fikret, “Tarih-i Kadim” ve “Tarih-i Kadime Zeyl” isimli şiirlerinde mukaddesatımıza açıkça saldırır. Mehmed Âkif bu çirkin saldırıya başka bir şiirinde şöyle cevap verir:

    “ Şimdi Allah’a söver…Sonra biraz bol para ver
    Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder ! “

    Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:

    “Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
    Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
    Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”

    Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor Mehmed Âkif, “istiklâl” kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. “Mehmed Âkif , kelimenin tam anlamıyla “istiklâl” şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı savaşılması hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet vermiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısrâ vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekiyor. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen “altın lâle” tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.

    İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.

    “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
    Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”

    Hiç kimse beni kendisine kul, köle edemez; beni keyfince yönetemez anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha
    vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
    Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
    Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
    İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

    Bu mısralarda şairimiz acıma, merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmed Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hakim. Mehmed Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.

    Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmed Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.

    Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmed Âkif’i yeniden okumalıyız.
     
    MURAT SOYAK
     
     

    Gidiyorum...

     

    ..bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum..Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana..Yolun açık olsun..!

     

     Puslu bir sabah ayazını peşimden sürükleyerek gidiyorum. Yalnızlığımı köhne bir sandalın sahipsiz sürüklenişine bırakırken, hüznüm ardından ağlıyordu. Alışkanlığından vazgeçen bir tiryaki gibi sıkıp yumruklarımı, arkama dönüp bakmadan gidiyorum..

    Sahibi olmadığım ama üzerime zorla giydirilen bir beden büyük bütün kaçışları ihtiyacı olanlara bırakacaktım, vicdanım el vermedi. Usulca soyundum ve sahiplerine geri verilmek üzere bir kenara bıraktım hepsini, gidiyorum..Umudum küçük bir kız çocuğu, el sallayarak çağırıyor beni uzaklardan. Israr etmeyeceksin kalmam için ama hani olur ya, yine de etme.

    Yapamadığım tek şeydi baharda kardelen yetiştirmek. Sen onu istedin, mahcup oldu yüreğim, gidiyorum..Oysa benim de hayallerim vardı; dans edecektim yağmurda, sonbahar’a vedaları değil gülüşleri yapıştıracaktım, çiçekler alacaktım olur olmadık zamanlarda. Fazla geldi çıplak elle çizdiğim resim tuvaline. Konuşturma beni giderayak çünkü ödünç aldım suskunluk adını verdiğin silahını, gidiyorum..

    Eskiden olsa eteğimi çekiştirip beni kandırırdı içimdeki çocuk, üzüleceğimi bile bile.. Gözlerine buzdan sarkıtları sen mi yerleştirdin ki artık ağlayamıyor bile. Onu bu kurak, duygusuz ve yeşili az topraklarda, her şey iyi olacak gibi asılsız vaatlerle büyütüp, hayata kazandırmam olanaksız. O çok sevdiğin korkularını, her mevsime açık pencerenden içeriye bırakarak, içimdeki her şeyden habersiz çocukluğumu yanıma alarak gidiyorum..Sen bir bedenle sevişmek istedin, bense yüreğinle ve beyninle ve gözlerinle...Adımlarımızın uyumsuz olduğunu neden hemen kabullenemedim diye kırılarak kendime, gidiyorum..

    Şimdi notaları sahipsiz ve öksüz kalmış yarım bir şarkıdır sevmek. Canımı daha fazla acıtamayacağını bilmek, biraz olsun mutlu ediyor beni. Sürüklenmiyorum dikkat et, gidiyorum..Sessizce ve hiçbir şey yaşamamış gibi. Bir süre sonra denize ulaşıp, korunaklı seyir defterimin ilk sayfasına taze ve diri umutlar işleyeceğim.

    Yüreğimi çıkartıp her şeyiyle masaya dökerken, senden daha cesur olduğum için utanma sakın. Bu cesaret, çocukların masum dualarından çaldığım inatçı bir bekleyişti sadece. Bana balonlar alabilecek kadar yürekli bir sevgiyi, korkularıma rağmen başım dik karşılayacağıma dair söz vererek gidiyorum..Bir bedeni değil, bir yüreği özlediğin vakit, umarım zamanın olur güneşin doğuşunu huzurla izlemek için..

    Bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum. Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana. Yolun açık olsun...!

     Pelin Onay


    Sen Kaybından Olacak Sonum

     
     
    Vakit gece yarısı
    Hüzün kar beyaz iniyor gökyüzünden kimsesizliğimin üstüne
    İç çekişlerimden buğulanmış gözlerimin ardından insanlar geçiyor,telaşlı…
    Ömrümün en derin uçurumunun kıyısındayım bu gece
    Ve ölüm bir “ayrılık” ötemde
    Yürüyorum…
    Her adımda kentin ayaza durmuş nefesi işliyor içime
    Hadi yâr tut gözlerimden…
    (d)üşüyorum!
    Neredesin?
    Gittiğinden beri gelmeyişlerinin kapı eşiklerinde nöbet tutuyor gözlerim
    Ve hiç tanımadığım çocukların isimsizliğinde arıyorum seni
    Belki hâlâ aynı şehrin sokaklarını tüketmekteyiz
    Az önce yanımdan geçip gittin belki de! Kim bilir?
    Yâhut binlerce kilometre var aramızda
    Ve bir yerlerde bana benzemeyen birini beklemektesin
    Ama sen bil…!
    “Bülbül gülce,ben sence konuşuyorum nicedir…”
    Unuttun mu?
    Birbirine koşan cümlelerimiz vardı
    Dudaklarımızın kelepçe yüklü şehirlerinden kaçan
    Ne vakit aşk düşse geceye;
    Mısra mısra sevda damlardı parmaklarımızdan
    Ve kafiyeler dökülürdü uykusuzluğumuzun üstüne…
    Karanlığa sarılır,ağlardık…
    Sonra kelimelerimiz öpüşürdü aşkın parantez içlerinde
    Biz utanır,susardık….
    Söylesene kandırdın mı beni?
    Yüreğinin tüm acılarını içime saldın ve benliğimi çalıp gittin mi benden?
    Öyleyse sen de yalancı çıktın yâr!
    Sen de aşkı “var” zannettirdin bana ve gittin
    Sonrası hiçlik,sonrası acı,sonrası bir yokluğun başlangıcı…
    Yoksun!
    El ele yürüdüğümüz tüm yokuşları devirdim dilimin üstüne ve sustum!
    Sesim yokluğunun ayak izinde gömülü durur şimdi
    Ve yüzümde kırılgan gülümseyişleri çocukların…
    Var mı haberin?
    Parmaklarım ellerine dokunamamış olmaktan dargın öylece kayıp giderken
    Şehirlerarası hüzün taşıyan bir trenin tozlu camında
    Yüreğimde müebbete hüküm giydi adın!
    Adın ki dilimin ucunda küf tutmuş altı kurşun
    Adın ki her harfinde uçurumlarından düşüyorum
    Ama bil ve unutma! Kan kaybından değil
    “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…!
    Vakit yokluğunun ilkbaharı
    Umudu sende kalmış yarınlara göçüyorum
    Ceplerimde yağmurlarla boyanmış düşlerim var
    Ve ellerimde yalanlara batırılmış parmaklarının izi…
    Bu gece bir “ben” daha tükettim tütünlerin gölgesinde
    Ve bir gün daha tükendim gözlerinsiz
    Tükenmiş zamanların zemherisinde kayıbım şimdi
    Takvimler benden,ben gözlerinden habersiz…
    Kentin üşüyen sokaklarını soluklarımla ısıtarak yürüyorum sensizliğe
    Bir çift ayak izinden ibaret yas karası istasyonlara bırakabildiğim
    Ben zaten hep kendimi uğurluyorum tren garlarının veda sahnelerinde
    Hep kendimden gidiyorum
    Ve en çok düşlerimden vuruluyorum İstanbul’un eteklerinde
    Kimse bilmiyor; tükeniyorum!
    Sen-sizce ölüyorum gözlerimin önünde
    Ve sessizce karışıyorum aşka boyanmış gül rengince toprağın bedenine
    Öylece kayıp giderken ellerimden bir adım bile atamıyorum kendime


    İçime işleyen sevdanın raylara mimlenmiş intihar eylemlerinden kurtaramıyorum yüreğimi
    Ve vagonları yokluğunla dolu trenlere ezdiriyorum ben (siz) liğimi
    Biliyorum çaresi yok bu hastalığın
    Biliyorum yokluğum yokluğuna vurgun
    Ve anladım ki alfabesi yok yokluğun
    Susuyorum!
    Dönmeyeceksen ateşe ver senli düşlerimi
    Ve ört üstüme geceyi
    Uyuyacağım!
    Yolum çok, çook uzun…
    Ve yine söylüyorum;
    Kan kaybından değil


    “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…!


    B. KOÇAK
     

    Git Harf Harf Tümcemden

     

     
    Bitti…
    Bitmeliydi belki…
    Parçalanmış hayatlarımız bütün kalmış bir hayali kabullenemezdi. Mutluluğa kurulabilecek ütopyalar için ruhumuzda beslediğimiz tebessümler, ölüm tehlikesi olan tellerde asılı kalmıştı. Bir hayat izdüşümünde son viyadükte kaybetmiştik birbirimizi. Şimdi bunla yok bizi…
    Birbirimize kayıp olmak hayatta var olma oyunumuzdu demek ki. Sen gitmeliydin. Bense; gitme demekten öteye gitmemeliydim. Öyle ya gitsem de dinlemezdin.
     
    Kullanılmamış tüm gülücüklerini bana bağışlıyor şimdi dünya. Sense; ömründeki tüm gitmeler için “elveda”lar topluyorsun azığına. Gitme diyenleri dinlememek içinse çığlıklar yerleştiriyorsun kulaklarına. Oysa ben; azığında duran “elveda”lardan bihaber düşeyazmıştım tek heceye. Sonra düş’e yazmıştım her yolun sonunda sana düşüşlerimi. Hüzne çalan bir sonbahar vaktinde eski kitapların arasında biriktirdiğim bir yığın küflenmiş yalnızlığımla yineliyorum seni.
     
    Sonra; içimin deruni çöl gecesinden sesleniyorum sana: ‘bana susacak kadar ben, konuşacak kadar sen lazım’ diyorum.Sen olmuyorsun ben “sus” kalıyorum…
     
     
    Suskunluğum tahrip olup harflere dönüşüyor. Ve ben sana dair kurduğum tüm cümleleri mahya yapıp yüreğime asıyorum. İçimdeki özneliğin devam ediyor. Hayatımda bu kadar önemliyken önemsiz bir edat’a dönüşmenden korkuyorum. Bu yürek mizanseni bir monologdan oluşuyor; diyaloğu hiç olmayacak biliyorum. Ve sen sandığım tüm hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarına saklıyorum.
     

     Sonra gitarımın tellerine satıyorum acılarımı. Acıya bulanan tellerime vurdukça parçalıyorum parmaklarımı.
    Geceler titrek elerime bulaşıyor her sabah. Giden “ay”a satır uçlarında kalmış, bir satırdan diğerine düşememiş hasretlerimi teslim ediyorum. Gelen “güneş”e yüzü hüzne bakan şarkılar besteliyorum. Bir çığlıktan uyanıp diğer bir çığlığa gözlerimi yumuyorum. Ve sen sandığım bütün hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarımda saklıyorum.
     
    Doğru yolundan şaşıyorum nefes almanın. Bir yerde veresiye olmayan ölümler çıkıyor karşıma, bir hüznümle bir damla gözyaşıma alıyorum hepsini. Birini ölüyorum. Sonra bir nefes daha alıyorum can sıkıcı bir senfoni tadında. Sonra ikinciyi ölüyorum. Ölmeyi bile beceremiyorum.
    Ruhumun dallarında yedi veren acıyla günler eskitiyorum. Dünlerime tuz basıyorum yanına yarınları hapsederek. Ne seni bulabiliyorum bu zifiri karanlıkta ne de kendimi. Tüm sevgim kulağına fısıldanmış bir masaldı belki. İçimde kapan kıyamete, ensemde vurulan düşmana ve avuçlarımda biriken nefretime inat yudumlamalıydım hislerimi. Sana adanmış; ama benden ötesi olmamış fırtınalı bir yolculuktu bu. Haniydi mutlu olamama değecek yâr?
     
    Yokluğuna var olmayı denedim durdum. “ünlem” dedin korktum, “virgül” dedin konuştum, “nokta” dedin sustum, “ayraç” dedin ve kayboldun. İsmimi isminden ayıran işareti sen buldun. Bense; yine yokluğunda var olmayı denedim durum. Kırılmak üzere olan bir kalemle, kızıldan siyaha çalan bir günde sana şiirler kurdum. Bir hayat izdüşümünde, son viyadükte birbirimizi kaybetmişliğimizi, bulunmazlığımızı hayat denilen iki çığlık arası bir nefesten ibaret olan oyunun acı sahnesi saydım. İçimi bu denli yakmaya sen yanlarımdan başladım…
     

    Şimdi hangi rakamı versem sonucu sen çıkar? Hangi seni versem sonunda mutluluk yüzüme bakar? Yok, bu işlem ancak eşitsizliğe yol açar.
    İsmin baştan sona ağlamaklı bir ömre bedel… Kayıpsın bana, benli her şeye, belki de en başta kendine… Kayıbız birbirimize. İçimin derinlerinden; koca okyanusları aşıp gelmiş, tüm harfleri hayata devirip kalbime ansızın düşüvermiş bir “mim” oldun. Öyle bir “mim” ki; “elif” i silmiş, “be” yi yutmuş, “te” yi unutmuş, “se” yi uyutmuş… Kendini bir tek “mim” de bulmuş. Şimdi yüreğimdeki “mim” in göz kapaklarıma düşüyor. İntiharına ramak kalan tümceler yakıyor beni. Ben ki kaç nefesimi asmıştım idam sehpasında. Son dileği hep sendi nefeslerimin. Ve ben, son dileği gerçekleşmemiş hayata prangalı bir mahkûm.
     
    Gökten yıldızlar yağıyor üstüme. Birini tutsam diğeri kaçıyor. Payımıza düşenlerden payıma düşenleri alıyorum.
     
    Yoksun … Yok oluyorum…
     
    Yalnızlığımı demliyorum sensizlikte. Sesimin yamaçlarına ağıtlar yaslanıyor. Yoksun desem de hep varsın bende. Kalemden ve kelamdan çıkan sözler sana. Yeteri kadar yaktın bendeki ‘od’u. Hadi git harf harf tümcemden, kalma satırlarımda. Kayıplığımız tüm cümlelerimi süpürüp gitsin. Bende “ben”den başka “sen” olmasın. ‘Lâl’liği armağan edeyim kalemime. Hadi git harf harf... Kalma bende…

    Sen de böyle cayardın demek ki çıktığın yoldan. Oysa aynı giyotin altında, aynı ritimde soluklayacaktık ölümü. Aynı başlangıca uyanıp aynı sona göz yumacaktık. Şimdi ise;

    Yok(oluyor)sun… Yok(oluyor)um… Yok(oluyor)uz…

    Tüm notaları yarım bıraktık kulaklarımızda. Yarım sözler, yarım şarkılar, yarım şiirler… Başlığı sana teslim edilmiş olan bir yazı bendeki, sonunu ayrılığın imzaladığı. Şimdi hangi yaşam içine sığdırabilir ki beni, sensiz? Sensiz askıda kalmaz mı soluklar?

    Kara kalemimden damlayan kara, senmişsin meğer. Ben hep seni çizmek için uğraşmışım yıllarca ve o çizemediğim hem de silmeye kıyamadığım eksik yüz seninkiymiş. Ben senle sevdim aslında beyazıma sadece siyahı çizmeyi. Tüm renklerimi kayıplığımızda demli bir çay gibi yuttum.

    Yüzümde git gide derinleşen hüzün çizgileriyleydi kavgam. Her savaşta yenik düşmüşlüğüm onlaraydı. Tüm gülücüklerim sende asılı kaldı. Ceplerime doldurduğum hasretle yürüyorum şimdi yolları. Ayağım iflah olmaz yalnızlıklara takılıyor. Bizi bulmak adına kendimden vazgeçtim sanırken, dönüp baktığımda ardımda kalan ben değil hayat oluyor. Acı mayasıyla yoğrulmuş dünler, çalıntı yarınlar ve tam yüreğinden kurşunlanan bir ömrün portresi kara kalem satırlar…

    Günün gecesine çeyrek var. Kalemiminse; günaydınlığına “bir” var. Tüm satırlarım hala uyanmamışken, hadi git harf harf tümcemden.

    Pimi çekilmiş bir başkaldırıda yıkıldı umuttan yaptığım kaleler. Ateşten bir gömlek giydim; yıldızlar yağdı üstüme. Duvarıma astığım saniyeler düşüyor ellerime. Özgürlük beyaz güvercinlerin bile payına düşmüyor şimdilerde. Yazıyorum. Her mısra bir ölüme teslim bundan böyle… “Az gittim, uz gittim…” masallarına kanmayacak kadar yürüdüm hayat yolunda. Harabe kentleri buldu hep duraklarım. Darağacına astım feryatlarımı. Neye hüküm giymişse zaman, geçit vermiyor anılara. Kurduğum tüm teselli cümlelerini gözyaşlarıma sunuyorum. Düşlerim çınlıyor. Söylesene bana sevmek hangi düşten artakalan bir ıstırap? Bir çift ağıtla gidebilir miyim yarınlara? Adım adım içine yürümeye çalıştığım sevda neden açmadı ki mührünü bana?



    Şimdi gün için gece, kalem için sabah. Hala gerçeğimde yok; ama satırlarımda gizli ismin. Sana yol almaktan yorulmuş son nidamı savuruyorum göğüme;

    HADİ GİT HARF HARF TÜMCEMDEN… KALMA BENDE…

     
    Yaren

    Aşkın Elif Hali'nden

    Ya Rabb!
    Lal oldum kendime!
    Lal oldum içime!
    Lal olmuş dillerin arasında
    İhanetin eskitemediği bir umut vardır
    Oradan girilir aşkın elif haline!  

     

     
    Aşkın elif halinde eliften habersiz
    Kendime ordular biçiminde
    Lal olmuş haller içindeyim

    Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata
    Açışına yarım kalmış çiçeğin
    Çengelli saçlarımdan kalbime büyümesi gibi
    Tam ortasından ikimizin
    Konuşur gibi içimden
    Gecenin fotograf yalnızlığındayım
    Belki hüzün
    Belki aşk
    Adını nasıl unutursa insan
    Ne kadar eskirse bir yazı
    Yağmurun titremesi gibi
    Suyun yanması gibi
    Diz dize oturmuşum yaşamla

    Kirpiklerimi döktüm şehir ıslandı
    Ağlamak ince belli çay bardağı..!
    Murat Çelik

    Biten Bir Aşkın Can Damarını Kestim Ben


    “Zaman içindeki acıyı yıkayacak Acı zamanla yıkılacak……”

     
     
     
    Sonunu bildiğim hayat oyunlarına tutanak yazdım yine….
    Payıma düşen ihanetleri aklamak,yazgımı teselli etmek düştü yine bana..
    Ben gittim,ben çizdim isminin üstünü….
    Yalnızlık durağının istasyon şefi,kalbime,
    Ben verdim emiri,ben istedim sonu görmeyi…
    Bitecek bir şeydi biliyorduk...
    Korkuyorduk biçilmiş sonları giyinmeyi,
    Umursamıyorduk,mutluyduk….
    Güçlüydük,sözüm ona cesurduk her ikimizde…
    Ne çok sözler veriyorduk,gideceğimizi hesaba katmadan günün birinde…
    Yalanlar söylüyorduk,pembe yalanlar….
    Düşler kuruyorduk,gelecek adına…
    Kucağımıza alacaktık kızımızı dört yıl sonra ….
    Sen öyle çok kaptırmıştın ki kendini….
    İnanıyordun anlattığın masallara,benim gibi…
    Bir gün –gideceksin—dedim,
    --Asla,gidecek biri varsa o ben değil sen olacaksın—dedin,
    diğerleri gibi…..
    Her güzel şey bitmeye mahkumdu aslında,
    Kavuşamayacaktık,yazdığımız mutlu masalda….
    Gerçek günün birinde dikilince karşımıza,
    Sert bir yumrukla,dağıldık…
    Anladık ki,
    Bitmeye Mahkum bir aşkın can damarının kesilme vakti…
    Sen suçu bana yıkmaya,kendini haklı çıkarmaya çalıştıkça…
    Anladım ki,
    Hayatımda ki tüm hikayelerin sonu aynı bitiyor..
    Biten bir aşkın can damarını kestim ben...
    Sense, susarak uğurladın beni senden..

    ELİF TUNCER

    Bitti Diyorsun

      ( aşk'ları suskunluklar vurur)

     

    bitti diyorsun
    kocaman bir hava boşluğu oluşuyor yüreğimde
    birden üşüyorum
    çok üşüyorum
    garip bir dengesizlik../..yön devinimi
    otomatik bir yüreğim yok ki,
    o girsin devreye ve kurtarsın beni

    ne garip değil mi..?
    şimdiki zamanı yaşayıp,
    gelecek zamanı düşünürken,
    birdenbire geçmiş zaman kipinde takılı kalmak
    ve dalıp gitmek garip bir bilinmezliğe
    hemde çok garip
    türk dili edebiyatı şeklinde yaşanıyor aşklar
    türk dil kurumuna kendini beğendirmek ister gibi

    bitti diyorsun
    kırılıyor düşler birer birer
    ortalık düş kırıklığı sitesi
    ortalık yangın yeri
    nasıl toplarsın diye sorsam..
    hayır../..cevaplama
    konuşmama hakkına sahipsin
    söylediklerini aleyhine delil olarak kullanabilirim
    istersen bir avukat tut diyeceğim ama
    bir avukat bile temizleyemez,
    çıkardığın yangının küllerini

    susuyorum
    susmak ağır gelsede
    bu kadar kolay işte
    kocaman bir yaşanmışlığı,
    sokaktan geçen eskiciye verir gibi,
    arkanı dönüp de gitmek
    üstüne kaç para aldın,
    yetti mi bir akşamlık otuzbeşliğine..?

    bitti diyorsun
    vuruyor bütün dalgalar yüreğime
    vuruyor umarsızlığın bütün bedenime
    şarkılar söylüyorum hiç durmadan şarkılar söylüyorum bir kalemde silebilenlere

    bitti diyorsun
    bu kadar kolay söylüyorsun
    cinsiyetsiz bir sevda bırakıyorsun şehir çöplüğüne

    bitti diyorsun
    tek bir kelimeyle kan döküyorsun..
    PELİN ONAY

    Zaman Yaralısı

     
    Zamana bırakmak öylemi..
    Kağıt kalem de bir yere kadar,
    yazmanın içi dışı komple sessizlik telaşı..
    Sakladığım ne çok şeyim var ama
    hepsini anlatıyor gibiyim ordan bakınca..
    Yazdım, sildim,
    üzerini çizdim..

    Ne gerek varsa giderken bile sevdim ben seni,
    yemek yerken bile,
    bakkaldan sigara alırken de hatta..
    Önemli olan zamana bırakmak değil,
    zamanla bırakmamaktı üstelik.
    Ağrıma gidiyor,
    Yaralarım kanıyor sus..

    Nedir bu,
    açıklama istemeye hakkım olan bu şey ne?
    Bahaneler yağmurunda
    sırılsıklam olmayı tercih etmiyorum bil.
    Üşüyorum ayrıca, hava buz kesti yaz vakti.
    Bu kader dedikleri şey sensen
    neden bu acı tohumları yüzümde?
    Büyüyüp serpilmesi için
    özeniyorsun farkındayım.
    Nasıl bir gururdur şimdi sana bu,
    oyy oyy.. Her yeni sayfaları sana yazmakta ne böyle..

    Bu aşk değil, aldanışımdır belki de..
    Belki'siz yaşamlarda olmayı umarken..
    Birde keşkeler vardı,
    çok lazımmış gibi..
    Zamanlamaları hep mükemmeldi üstelik.
    Baş tacı yaptığım pişmanlıklarımın üzerine
    İyi gittiler zehir tadında..
    Doymuştum ama, neyse..
    Zaman dediğin en büyük yalan biliyorum..

    Şimdi ya gel,
    ya da ben gidiyorum!

    Bir Gün Sustum

    Bir gün sustum,
    değer miydi serzenişinin
    adı konmaz cevaplarıyla,
    nereye saklanacağı şaibeli bir nefretin şerefine...
    Günlerin sevdaya boyanmış kırmızılarına,
    mor krizantem anlamları yükledim...
    Bildiğim doğrular hala doğru mu bilmezken,
    sen yokken üzerini çizdim tüm Seni Seviyorum’ların...
    Geçti mi diye sorsalar,
    geçmiyor ki zaman..

    Bir gün sustum,
    sanki avazı çıktığı kadar çığlık atar gibi,
    sanki sert sesli harfleri içime sokar gibi,
    gibileri fazla itiraflar gibi...
    Ölümden kederli, aşktan bedelli,
    yaşlanmış köpek misali
    itip kakılan bir acının ortasında...
    Bir halta yaradı mı diye sorsalar,
    o bir halt etmiş,
    hayatsa umarsız..

    Bir gün sustum,
    yarim mesken tutmuşken tüm utançları,
    ar diye sarılmışken tüm günahları,
    teninde iz bırakmışken bilmediğim yasakları...
    Sevdiği yerden kanattı ya,
    unuttu mu diye sorsalar,
    eller yarasını saramadı ki,
    kalpten müsaade çıkmadı ki,
    kara saçlarından o mu suçlu ki...
    Al bu şiiri de sana sustum,
    kalmasın diye hiçbir ahın,
    helal olsun gözyaşlarım
    ve olmaz olsun gel diyen haykırışların!
    Şimdi garezim bana,
    pişmanlıklar sana,
    küsüşler tüm dünyaya...

    Susuşum kendimden,
    gidişim kendinden,
    bitişin kendiliğinden...

    Şimdi Kan Kaybeden Bir Yaradır İçimdeki Bozgun


    Bir tufanda boğuldu sevinçlerim.. Ne vakit Uçursam beklentilerimi umudun gökyüzüne; soğuk rüzgarlar döve döve içeri aldı beni… Mermileşmiş yasaların kesin hükümlerine geçmedi , sayfalar dolusu savunmalarım..Ne yana dönsem hükümlü duvarlar örüldü gözlerime…. Şimdi kan kaybeden bir yaradır içimdeki bozgun…

    Zafere gidilecek yollar ortadayken,kelime oyunları arasına sıkıştırılan , yüklemsiz cümleler kaldı avuçlarımda… Yine yanlış notalarına bastım hayat türküsünün… Kanlı bir yenilginin,kangren olmuş düşlerini kesiyorum kör bir bıçakla.. Koca taşlarla vuruluyor habil yüreğime; Ölüm kusuyor kabil soylu haydutlar… Öldürülüyorum faili meçhul satır aralarında…

    Şimdi hangi kapısını aralasam düşüncelerimin; Adını özgürlük koyduğum tutsaklığıma açılıyor bahçesi Sonra ;hapislik başlıyor içimde …Odamın ışıklarını gündoğumuyla söndürmeyi öğreniyor uykusuzluğum…Üstümde kuşları vurulu sağır bir gökyüzü… Uzaklara sürgün edilmiş bedenimle, başımı ağırtan cümleler biriktiriyorum yenikliğimin kavrukluğunda…

    Uykusuzum…

    Uyanıyorum gecenin kör bir vaktinde; Birden bire duvar,birden bire hüzün.. aç karınla sigara içmeyi dayatıyorum ciğerlerime… Nereye sığınsam bıçak gölgesi düşüyor yalnızlığıma.. Uykusuzum,Zulmün bağrında şafaklar sökülüyor demir meridyenlerle çizilmiş penceremde... Vuruluyor gölgelerin acıyan yanlarıyla taptaze papatyalarımın ömrü… Örülüyor kalbime birbirini tutan keskin tel örgülerle.. Güneşim kolumda türküler okurdum oysa...aldırmadan yağan soğuk yağmurlara..

    Şimdi yatağını unutmuş dalgın bir ırmak akışlarım.. Ne denize ulaşabildim ..Ne de ırmak kalabildim... Durgunum...

    HASAN KARADENİZ

    Dem Adamı:Farid Farjad

    Eski bir Fars çalgısı olan Rebabın modern şekli olan kemana belki de tarihi bağları nedeniyle bu kadar melankolik bir anlam yükleyebilen FARID FARJAD İranlı bir keman virtüözü.

    Farid Farjad, 1938 yılında Tahran’da doğdu. 1966 yılında Tahran Müzik Konservatuar’ında klasik müzik üzerine mastır yaptı. Bundan sonraki dönemde Tahran Senfoni Orkestra’sında önemli görevler aldı. Fars Halk Müziği’nde çok derin bir birikime sahip olan Farjad, keman ile Batı Klasik Müziği üzerinde de çalışmalarda bulundu. Batı Klasik Müziği üzerindeki çalışmaları Fars müziğinin gelişiminde büyük öneme sahiptir.

    Şu anda dünya üzerindeki en iyi keman virtüözlerinden biri olan Farjad’ın An Roozha I, An Roozha II, An Roozha III, An Roozha IV olmak üzere dört albümlük albüm serisi yayımlandı. Ayrıca sanatçının Golha Orkestrası adlı kolektif bir albümde de eserleri arasında yayımlandı.

     
     

    Bulutları Delen Kartal

     
    "Bir çağın vicdanı olmak isterdim. Bir çağın daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü" diyorsunuz yine Mağaradakiler’de. Bugün bu emelinizin kaçta kaçının gerçekleştirilmiş olduğunu sorsam... Fazla ileri gitmiş olmaktan korkarım...
    Bu, perişan ve derbeder bir hayatın ezeli rüyasıdır. Şairane bir rüya. İdealler gerçekleştirilebilirse ideal olmak vasfını kaybederdi. Elimde demir asa, ayaklarımda demir çarık zirveye doğru yürümeye çalışıyorum. Ölüm, dudaklarımdaki son şarkıyı susturacağı güne kadar düşe kalka yürümeğe çalışacağım. Belki çok aldanmışımdır ama hiç kimseyi aldatmadım. Hedefe yaklaşıp yaklaşmadığımı tayin etmek okuyucuların işi.
    Efendim, maziden çok uzaklarda olduğumuz aşikar. En azından asırlık bir boşluktur bu uzaklık. Batı, istesek de istemesek de girmiştir hayatımıza. Şimdi iki tercih var sanıyoruz önümüzde; yok olmak veya bu tesirlere rağmen yeni bir kurtuluş ve yüceliş dönemi açmak...Yurdumuz cebren yerleşik bu zoraki misafire, yani Batı’ya karşı tavrımız ne olmalıdır o halde?
     
    Çok önemli bir konu bu. Batıya karşı bütün pencerelerimiz kırılmıştır, açılmış değil. Batı bu pencerelerden her şeyiyle beraber içeri girmiştir. Hiçbir ülkenin uğramadığı bir felakete uğradık. Mazi ile köklerimizi kaybettik, göbek bağımız koptu. Bize ait bütün mefhumları feda ettik. Batı bizi istila etti. Bu hem iyidir, hem kötüdür. Kötüdür, çünkü kendi irfanı olmadan,kendi şahsiyeti olmadan, kendi tarihi olmadan, yani bütün bunları bilmeden kendisi olmak kabil değildir. Elbette ki dünya bir bütündür, elbette ki Avrupa’ya karşı açılacaktık ve açıldık. Yalnız bu açılış, bizi mazimize tutunmaktan alıkoymamalı. Biz İslamiyet’i de, Osmanlı’yı da üç kıtaya hakim yapan büyük kudreti de asıl kaynaklarına inerek tetkik etmek mecburiyetindeyiz.

    İslam, bir nasslar bütünü değildir. İslam insanın olgunlaştıkça bir kere daha başvurup anlamaya çalışacağı bir esas hakikatler bütünüdür. Yani bir nevi anayasadır. Donmuş, bitmiş, son sözü söylenmiş bir kitap değildir Kur’an, seyyaldir, insanla beraber büyür, insanla beraber gelişir. Bütün büyüklüğü burada. Yani geometrik bir kitap değildir. Yaşayan, gelişen bir kitaptır. Kur’an’daki işaretler medeniyetler doğurmuştur. Yüzyıllardır bir çok millete bilhassa Osmanlı’ya kılavuz olmuştur. Kur’an biz geliştikçe gelişir, biz büyüdükçe büyür. Yani biz onda neyi ararsak, bir parça onu buluruz. Haddizatında bir medeniyet rehberi olarak ele alınmalıdır. Bin sene evvel ondan anladıklarımızla bugün anladıklarımız arasında fark vardır. Biz olgunlaştıkça, irfanımız arttıkça Kur’an da bize ona göre konuşur.

    Dün, biz üstündük, bugün Batı üstün. Bugün Batı’nın yükselmesine temel olan kaynaklar, biz de mevcut değil mi? Bir başka deyişle, mutlaka Batı’dan tamamlamamız gerekli eksikliklerimiz mi var bugün?
     
     Kaynaklar vardı şüphesiz. Fakat inkişaflarımız ayrı. Düşünce dünyasında her fetih, çetin kavgaların eseridir. Tarih tezatlar içinde gelişir. Hakikatte bizim tezadımız Avrupa idi. Biz Avrupa ile dövüşerek geliştik. Fakat kendine düşman bir cemiyet olan Batı’nın gelişmesi ayrı. Batı sınıf kavgası içinde gelişti. Ve bu sınıf kavgası ile gelişirken, bizim ister istemez üzerinde durmadığımız, bizim için o zamanlar mühim olmayan bazı meselelere eğildi. Bu meselelerin başında teknik ve endüstri gelir. Batı, kiliseye karşı açtığı savaşta, maddi fetihlere dayandı. Biz ise tarihin bize yüklemediği bu mecburiyetleri tabii olarak ihmal ettik. Şimdi yavrucuğum, bunlar uzun bir tarih felsefesi haddizatında. Konuştuğumuz şeyler son derece enteresan, fakat bitmek tükenmek bilmez bir konudur.

    Konuşmamızın temeline geçecek olursak, ben şöyle derim: Osmanlı’da irfan yalnız şifahi değildir. Hakikatte şifahi irfan, irfanın bir kısmıdır. Bu irfanın şümulü madde dünyasının fethinden çok, insanın kendi kendini tasfiyesi, terbiyesi ve insanın insana karşı davranışlarıdır. Sonra bu irfanın felsefe kısmı da yoktur.

    Felsefeye neden ihtiyaç duymamış Osmanlı? Belli başlı bütün meseleleri Kur’an halletmiş çünkü. Hristiyanlığın ne böyle birr iddiası var, ne de programı. Hristiyanlık insanın insanla münasebetine karışmaz. Zaten Hz. İsa 33 yaşında dünyadan ayrıldı. Ondan asırlar sonra gelen Hz. Muhammed, bütün insanlığı kucaklayan bir din getirdi. Batı’ının düşünerek halletmek zorunda olduğu bir çok meseleleri, İslam önceden halletmişti. Fazla düşünmeye ihtiyaç bırakmadığı gibi, şüpheye de yer vermiyordu. Bizim irfanımız, Batı kültüründen farklıdır.
    Şüphe, metafizik sahada yok İslam’da. Çünkü Kur’an, felsefenin başlıca konuları olan eşyanın, hayatın, kainatın yaratılışı, geleceği konularını kesinlikle çözmüş. Ama maddi sahada şüphe var. Elbette ki bu sahalarda şüphe ilmin kılavuzudur.

    Aydın, belli bir fikri seviyesi olan kimse mi? Bugün nice Prof. Markalı insanlar var ki, bazı ilkokul öğretmenlerinin eline su bile dökemez. Kültür yönünden tabii.
    Aydının diploma ile herhangi bir münasebeti yoktur. Batı, fikir işçileri ile fikir adamlarını birbirinden kesin olarak ayırır. Fikir adamının hem ahlâki, hem de kültürel vasıfları var. Bunların ikisi birleşecek ki entelektüel doğabilsin.
    Modernleşmenin mânâsı nedir?

    Amerikan Sosyal İlimler Ansiklopedisi kelimeyi yazıyor. İki yazar yazmış. Tercüme güç. Ben İngilizce iktisat okumadım. Terminolojiye vakıf değilim. ‘Modernleşme’ derken veya ‘modern dünya’ derken neyi kastediyoruz? Amerika’nın, Rusya’nın, Avrupa’nın ayırıcı alâmet-i fârikası nedir? Bu tabir bütün dünyada kullanılıyor. Bizim malımız değil. Benim yazılarım bizimkilerin rezilliğini göstermek maksadını güder.

    Düşünmek için mefhumlardan, kelimelerden başlamak lazım. Çağdaşlaşmak, Avrupalılaşmak anlaşılıyor. Herkes ise çağdaşlaşmak’tan dinsizliği anlıyor. 1947’de çıkan Amerikan Sosyal İlimler Ansiklopedisi’nde Avrupalılaşmak kelimesi var, modernleşmek ve Batılılaşmak kelimeleri yok.
    Sovyet dünyası ve kapitalist dünyanın birleştikleri tek gerçek, sanayileşmek. Bugün dünya ikiye ayrılıyor: Sanayileşmiş ülkeler ve sanayileşmemiş ülkeler. Sanayileşmiş ülkeler de kapitalist ve sosyalist olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ölçü, ileri gitmekte bu ise durum bu. Geli kalmışlık palavra. Sanayileşmek iyi mi, kötü mü? 16. asrın Osmanlısı mı bahtiyar, yoksa zamanımızın Avrupası mı? Modernlikte ölçü ve örnek nedir? Hakikatte sanayileşmek insanı mutlu kılar mı, kılmaz mı? 16. ve 17. asırlarda Osmanlı, bütün ülkelerden daha ileriydi. Bugünün sanayileşmiş insanının elinde sadece oyuncak makinalar var, o kadar.
    Bir insan, maddi zenginliğiyle insan değildir. İnsan, insanlığıyla üstündür; fedakarlığıyla, birlik olmasıyla üstündür. Bunu Osmanlı gerçekleştirmiştir.
    Avrupa kapitalizmi ikiye ayırıyor: 1) Dış dünyayı sömürmek 2) Dünyayı sömürmek. İngiltere kraliçesi, dışta korsanlarla iş birliği yapmış, içte ise işçiyi sömürmüştür. Amerika sanayileşmiş bir memleket. İnsani ölçülerde ileri mi? Hayır. Vietnam’da yapılanlar ortada.
    Osmanlı medeniyeti kelimeler üzerine inşa edilmemiştir. Osmanlı medeniyeti bir hamle medeniyetidir. İman, cezbe, aşk medeniyetidir.
    Batı medeniyeti kelime medeniyetidir. Kavga önce kelimelerle yapılır, sonra silahla. Biz medeniyet ölçülerini sadece Avrupa’da zannediyoruz. Osmanlı bir hamle medeniyetidir. Sınıf kavgaları yoktur. İnsan mukaddestir. Medeniyetin tek ölçüsü kitap, felsefe, dil değildir. Ve aynı yolu takip etmesi gerekmez başka toplulukların.
    Marxizmin halen yayılmayı sürdürebilmesini nasıl izah edersiniz?

    Aristo ‘tabiat, boşluktan nefret eder’ demiş. Kendi hazinlerinden habersiz olanların başka ülkelere el açması, hazin ama kaçınılmaz. Esefle belirteyim ki, Marxizm, Batı’nın sunabileceği en efendice armağan. Vahye inanmayanlar, ister istemez bir din peşinde koşacaklardı. Bir müslümanın tanassur etmesi, cinnet. Ama pozitivizmden maddeciliğe, maddecilikten Marxizme kolayca geçilebilir.
    Kaldı ki ben Marxizmin yayıldığına da inanmıyorum. Marxizm bir terkiptir. İngiliz ekonomi-politiği, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesini kaynaştıran bir terkip. Ricardo’yu, Saint-Simon’u, Hegel’i tanımadan Marxizmden söz edilemez. Bizde Marxizm ilmi bir disiplin veya araştırma metodu olmaktan çok, bir çeşit nezle. Aydının kartvizite ihtiyacı var: müslüman değil, belli bir mesleği yok, herhangi bir bilgi dalında uzmanlaşmamış...Bırakın da Marxist olsun.
    Bazı edebiyat türleri hakkında, mesela roman hakkında ‘bizim değil’ diyorsunuz. Tiyatro da öyle. Diyelim ki, İslami bir edebiyat İslam tefekkürüyle birlikte yeniden gelişip yayıldı, kök saldı. Acaba yeni türler bulmaya ve eski türlerden yararlanmaya mı ihtiyaç hissedeceğiz yoksa onlara kendi kültürümüzden aşılara bel bağlamaya mı devam edeceğiz?
    Neviler bütün dünyanındır. Roman nevileri, diğer neviler. Bunlar bütün dünyada var. Çin’de de var, Japonya’da da var. Kendi ülkelerinin hususiyetlerini taşıyan, kendi ülkelerinin rengini taşıyan birer edebiyat dalı haline geliyor. Ama bu neviler üniversaldir. Çinü Maçinden beri hepsi var bunların. Yani bunlar bir kıtanın mali değildir. Biz uzun zaman almamıştık bunları. Fakat bunları Avrupa’ya mal etmek de yanlıştır bence. Roman da, şiir de, şiirin bütün nevileri de bütün medeniyetlerin ortak mirasıdır. Ama bazı neviler bazı ülkelerde daha çok gelişmiştir, bazı ülkelerde az gelişmiştir. Yani kıymetli olan herşeyi alacağız. Duvarlarımızı kapamayacağız. Zaten tekrar ediyorum, bunlar herhangi bir ülkenin malı değil, kökleri tarihin derinliklerine dayanır...

    Gittikçe artan şair, romancı hikayeci ve diğer edebi nevilerler uğraşan yazar bolluğuna rağmen edebiyatımızdaki kalitesizliğin, kısırlığın...yahud bu soruyu şöyle sorsam: sizce fikir ve sanat hayatımız bugün hangi durumdadır?
    Fikir ve sanat hayatımızı hayatın bütününden ayıramayız. Toplum bütün engellere rağmen yaşıyor ve yaşayacak. İktisattaki enflasyonun bir benzerini de sanat aleminde müşahede ediyoruz. Ama her iki enflasyon da belli bir büyüme işaretidir. Önce kemiyet planındaki bir bolluk, sonra bir inzibatsız, bu başıboş dalgalanmalar durulacak ve keyfiyet planında arzu edilir inkişafa mazhar olacağız. Hazin olan, dildeki keşmekeş. Yapılan ameliyatların en tehlikelisi beyin ameliyatı. Gençlik önce kendi tarihini benimseyecek, kendi değerlerine sahip çıkacak, sonra da kendi tarihinin dünya tarihinden koparılamayacağını anlayacak, milli ile insaniyi mezcederek yarınlara kalacak düşünce eserleri yaratacaktır. Milletlerin tarihinde fetret devirleri vardır. İstikbal ümitsizliğe kapılmayanların fethedeceği, doğrusu taş taş kuracağı bir saraydır. En mühim tavsiyem, Cihad-ı ekber: Yani cehalete, atalete, taassuba karşı savaş.
    İslamiyet (İslamoloji) 19. asırda bilimsel bir hüviyet kazandı’ cümlenizi biraz açar mısınız?
    Bu konuda iki kitap tavsiye edeceğim. Birincisi, Türkçe’ye çevrilen Edward Said’in Oryantalizm adlı kitabı. İkincisi, Rodinson’un İslamın Büyüsü adlı incelemesi, Birbirini tamamlayan iki kitap. Edward Said Filistinlidir. Amerika’da İngiliz edebiyatı hocalığı yapar. Oryantalizmin bütününe düşmandır. Oryantalizmlerin kepazeliklerini bir edebiyat hocası olarak uzun uzadıya sergiler. İkincisi, İslamiyatçı ve sosyologdur. İşe daha soğukkanlı olarak girişir. Ama her iki kitabın hükümleri arasında çok büyük bir fark yoktur. Biri canı yanmış bir milletin çocuğudur. Hassas bir vicdan ve bir çeşit intikam meleği. İkincisi tarafsız kalmağa çalışan ve belli bir ölçüde tarafsız kalabilen bir ilim adamı. İki medeniyet birbirini kolay kolay tanıyamaz. Batılının kendine göre kemikleşmiş peşin hükümleri vardır. Gerçi ilim adamı bu peşin hükümlerden kurtulmaya çalışır. Fakat bu işi başarması için asırlara ihtiyaç var. Bu itibarla Oryantalizm ancak geçen asrın sonlarında ilmi bir kişilik kazanmaya başlamıştır. Oryantalizm, daha doğrusu İslamiyat.

    Bugünün genci İslam’ı biliyor ama anlatamıyor...
    İslam önce ahlaktır. Bir bilgi değildir. Kütüphanede görülen bir rüya değildir. Biz ne o bilgiyi biliyor, ne de yaşıyoruz. İslamiyet yaşayan ve gelişen bir bilgidir. İslami ahlak yaşamadan İslam tebliğ edilemez. Dil kolay olduğu için üzerinde duruyorum. Dil bellidir. Bu devirde İslamiyeti yaşamak kabil midir? O ayrı mesele...
    Kadınlara bakış açınız nedir?
    Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın, erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek-kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakarlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.
    Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle baktığınız oluyor mu?
    Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğun. Kafamın, gönlümün çocukları.
    Televizyon kültürünün kültür değişimini hızlandırması karşısında neler önerirsiniz?
    Televizyon kültür diye bir mefhum tanımıyorum. Televizyon, aylak, şuuru iğdiş edilmiş, hiçbir zaman okumak ve düşünmek alışkanlığı kazanmamış sokaktaki adam için icat edilmiş bir nevi afyondur.
    Televizyon, şuurdaki son pırıltıları da yokeden bir cehennem makinesidir. Kişiyi gerçek hayattan koparan ve bir hayal dünyasında yaşatan hissi bir istimna...
    Tam bir kaçıştır televizyon. Yokluğa, boşluğa, şuursuzluğa açılan bir kapı... Bu korkunç tiryakilik, kurbanını batılılaştırmaz, batırır.
    Kültürün dün de, bugün de, yarın da tek taşıyıcısı vardır: Kitap. Hiçbir düşünce emeksiz fethedilemez. Şahikalar ancak dikenli patikalardan tırmanılabilir. Tefekkür, sürekli bir cehdin hak edilmiş mükafatıdır. Kısaca televizyon kültür, kültürle münasebetlerini kesmeye karar verenlerin uydurduğu bir yalandır. Batının bütün fuhşiyatını haremimize taşıyan bu kanalizasyonun hayırlı bir işe yarayacağını ummak büyük bir iyimserlik olur. Sirenlerin şarkısı çok malum bir hayal...Televizyonu dinlerken şuurumuz yarı uykudadır. Bu itibarla seslerin ve renklerin cümbüşü ile bir kat daha sarhoşlaşır ve kendimizden geçeriz. Eskiler ‘medenileşmek frengileşmekdir’ (La civilisation dest la syphilisation) demiş. Televizyonun cömertçe dağıttığı medeniyet de bu çeşit bir medeniyet.

    Gençlere yetişmeleri için ne tavsiye edersiniz?

    Hadis-i şerif ‘kendini tanıyan Rabbini de tanır’ , buyuruyor. Önce kendilerini tanımalılar; kendilerini, yani ikbal ve idbarlarıyla tarihlerinin bütününü, kendi dillerini, kendi dinlerini, kendi irfanlarını. Sonra insanlığın tarihine eğilmek, Asya ve Avrupa’nın her düşüncesini hiçbir peşin hükme saplamadan incelem. Bu çetin yolculukta iki çetin yardımcıya ihtiyaç var. 1. Milli irfan hazinelerini taramaya yetecek zengin ve köklü bir Türkçe (İslam harflerini öğrenmeden böyle bir fethe çıkılabileceğini sanmıyorum) 2. Avrupa’yı imtiyazlı birkaç züppenin vesayetine ihtiyaç duymadan bizzat tetkik etmek için bir Batı dili bilmekten başka çare yoktur. Sonra ‘ikra’ (oku) emr-i celiline uymak...

    BULUTLARI DELEN KARTAL /Cemil Meriç İle Konuşmalar

    VE BİR AŞK

    .


    "Medine'nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler. .
    Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler. .
    Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? .
    Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp "Ey Allah'ın Resûlü" der, "bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene." Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar "zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der. .
    Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. .
    .
    Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. .
    Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. .
    Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. .
    Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür."Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar. "İyi ama" diye mırıldanır, "benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var." .
    Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. .
    .
    Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve "Ya Hifa" der, "biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular. .
    Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler .
    Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?" Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allahın Resulü en iyisini bilir" cevabını verir. .
    Efendimiz onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!" .
    Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar. .
    Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"... .
    .

    Yalnızlık Ülkesinin Hırçın Bir Aydını: Cemil Meriç

     
     
    Yalnızlık ülkesinin, yaşarken anlaşılamamış ya da anlaşılmak istenmemiş yalnız bir aydınıydı Cemil Meriç! Tıpkı ülkesi gibi öksüz! Aydınlarla yaşadıkları coğrafyanın kader birlikleri vardır. Yaşadığımız coğrafya kaderimizi de belirlemektedir adeta. Ülkesinin kaderi yalnızlaşmak ve kaçmak olurken elbette aydının kaderi de bundan payını alacaktı. Ve aldı da. Meriç de tıpkı ülkesi gibi saklandı bir süre. Sırça sarayından baktı ülkesine ve topluma. Onun sırça sarayı elbette kütüphanesiydi.
    Düşünce hayatımızın hırçın düşün adamıydı; araftaki yalnız aydın diye tabir edilen. Düşüncenin dehlizlerinde korkmadan dolaşmış bir kalem şövalyesiydi. Karanlık dünyasında kocaman aydınlık bir pencere açmıştı aslında; Aşil’in (Akhilleus) kılıcı misali keskin kalemiyle. Bazen anlaşılmak için çırpınan, bazen de umursamamayı tercih etmiş gibi görünen gelgitli bir dünyanın, çelişkilerle örülü adamı: Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış, ince hisli ve belki biraz da küskün bir çocuk! Kendi ifadesiyle, “Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” Kendini yaşarken olduğu gibi okuyucusuna açmış ender bir aydın. “Batı’nın karşısına Doğu’yu çıkaran”, hiçbir ideolojiye sığmayan bir entelektüel. ‘Fil dişi kule’de kavganın, politikanın dışında yıllarca sürdürülen bir yaşam; ta 70’li yıllara değin.
    Hatay’ın etnik mozayiği içinde büyümüş olması onun yalnızlığını ve kaçışını açıklamaktadır. Çocukluğu Ermeni, Azeri, Süryani, Arap, Nüsayri, Sünni, Alevi, Rum, Türkmen pek çok milletten insanın bir araya geldiği Hatay’ın farklı zenginliklere açılan atmosferinde geçmiştir. Bu nedenle belki, “ya hep, ya hiç” vardır onun dünyasında. Hatay’ın çalkantılı tarihsel süreci, Meriç’in kişiliğinde de yansımalarını bulmuştur.
    C.M’in hayatı bir trajedidir kendisine göre: “…birinci perde evleninceye kadar geçen zaman, vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yel değirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar. Daha büyük daha derin, daha uzun acılar. Fakat vahaları olan bir çöl bu ve göğü yıldızlarla dolu: çocuklarım, kitaplarım…”(Bu Ülke, s.39). Hayatının bir bölümünü öğretmen olarak geçiren Meriç, rüyalarının çiğnenmiş olduğunu düşünmüştür. Geçirdiği 25 yıl Atilla’nın atlılarından daha zalimdir. Öğretmenlik yaptığı Elazığ’dan ayrılmış, istifa ederek İstanbul’a dönmüştür. Hayatı boyunca mutlak adaletin ve gerçeğin peşinde koşan umutsuz (?) bir arayışın içinde olmuştur. Mücadelelerle dolu ve kahırlı. Karanlığa bürünen dünyasını aydınlatan hayalle gerçek arası, ‘kitaplardan daha derin’ bir aşkın gölgesinde hem çok aşık hem de çok isyankar; bol medcezirli ve tutkulu bir yaşamın hem içinden hem de kıyısından geçmiştir o. Cemil Meriç’in hayatında bazen sessizliğin bazen de ıstıraplı haykırışların eşlik ettiği düşünceye adanmış bir ömrün izleri sürülür.

    Sağcı solcu ne demek!

    Kendisini beşeri ihtiraslardan uzaklaşmış bir düşün adamı olarak tanımlayan Meriç, hakikatleri pervasızca çağın suratına haykıracak misyonu başaracak güçte olmadığına inanmıştır. Ömrünü düşünceye, okumaya adamış, her fırsatta kendisini sağda ya da solda sınıflandırmalara karşı tepkisini dile getirmiştir; “…sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?” (Tercüman, 20.9.1984).
    İnanç meselesi C.M. için temel konulardan olmuştur. Her fırsatta konuyla ilgili eleştirilerini dillendirmiş ve Baha Tevfik, Abdullah Cevdet gibi Türk intelijansıyasından bazı isimleri materyalizmin etkisinde kalmak ve islamiyete karşı pervasızca savaş açmakla suçlamıştır. “Burjuvazi tabiat ilimlerine dayanarak eski inançların kökünü kazımak istemiştir...bizde materyalizm sadece bir imha vasıtası olarak belirmiştir” (Sosyoloji Notları, s.278-279). “Bir milleti yok etmenin en kestirme yolu inançlarını yok etmektir” diyen C.M, Türk aydınını Batı’dan gelen bu muzır, üsaresiz düşünce sistemini hiçbir tenkit süzgecine tabi tutmadan benimsemekle suçlamış ve kültürümüze yönelik tahribatın 18. asır sonlarında başladığını söylemiştir. Hüviyetini ve irfanıyla alakasını kaybeden aydın, Batı’nın yeniçerisidir onun gözünde. Tanzimat intelijansyası yüksek devlet memurudur. “Tarihten ve halktan kopmuştur. Fransız ve İngiliz burjuvazisinin içimize soktuğu tahta attır, Truva’nın atıdır” (Sosyoloji Notları, s.284).

    Batı’yı tanımadan taklit eleştirisi...
    Batı’yı tanımadan taklit ettiğimizi savunan Meriç, çareyi de, Batı’yı bütün olarak tanımak olarak göstermektedir. “Batı’nın meyvelerini kendi ağacımıza asarsak, efendisinin ilaçlarını yutan uşak gibi oluruz. Yeni Osmanlılardan genç sosyalistlere kadar bütün intelijansyamız hamakatin içindedir” (Sosyoloji Notları, s.284). Batı’nın bütün dünya görüşleri her yanıyla bilinmelidir. Yalanı ve hakikatiyle Batı’yı tanımak gerekmektedir. Doğu ve Batı insan beyninin iki yarımküresi gibidir. Ama Batı ona göre sömürgecidir. Meriç islamiyete bir dünya görüşü ve sarılınması gereken bir görüş olarak yaklaşmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü yanının İslamiyet olduğunun altını çizmiştir.
    Çelişkilerle örülü bir yaşamdır onunki. Bir yandan islama göz kırparken Marksizmi eleştirmekte, islamı eleştirirken Marksizme göz kırpmıştır. Marksizm onun için adeta bir tür kaçış olmuştur. Tutuklandığında mahkemede Marksist olduğunu haykırmış, ama beraat etmiş ve dostları ondan uzaklaşmıştır. “Hotantolar içinde büyüdüm okumak istediğim zaman kitaplarımı yırttılar. Nihayet kütüphanem yağma edildi, hapse atıldım vs. Cemiyet belkemiğimi kırdı” serzenişinde bulunmuştur Jurnal’de. Ne solda ne sağdadır oysa. O, gençliğinde solda yer almış ama dışlanmış, sonrasında da sağ cenah tarafından yalnız bırakılmıştır.

    Aydın mahpesinde şarkılar söyler
    “Türk aydınının kaderi, mahpesinde şarkılar söylemek”tir diyen Meriç, düşünmekten ve her düşünceye saygıdan yanadır. Solun kendisini dışlamış olmasına içerlemiştir. Sağcı yayınlarda çalıştığına dair suçlamalara, “Bu yolu ben seçmedim, solun kadir na-şinas davranışı beni ister istemez gericilerin kucağına değil, yanına itti. Bu yakınlığın fikri iffetim için bir tehlike teşkil etmediğini kitaplarımı okuyunca anlamak mümkün” diye yanıt vermiştir Jurnal’de. Sağın okumamasını eleştirirken, solun da diyalogtan kaçtığını, kendisine küskün olduğunu söylemiştir. O bir yanıyla ‘Büyük Doğu’ kadrosundandır, bir yanıyla da ‘Yön’e yakındır. Bunu da bir parçalanış olarak addetmiştir. Münzevi bir aydının çığlıkları yükselmiştir yazdıklarında. Bu onun trajedisi, talihsizliğidir. Meriç bir insanın Müslüman olmadığı sürece komünist olmasının doğal olduğunu söylemiştir. Marksizm de temel ilgi alanlarından biri olmuştur. Günümüz entelektüelinin bir türlü başaramadığı bir özelliğe sahiptir o; profesyonellikten uzak durmak! Gündemle ilgilenmeyen Meriç’in ilgi alanları geniştir.

    Açık yürekli bir itiraf!
    Marksistler gibi Kapital’in sadece birinci cildini okuyan Meriç, Kapital’i anlamadığını itiraf etmiştir büyük bir açık sözlülük ve cesaretle. O sınıf bilinci olmayan bir ülkede yaşadığının farkındadır. Kapital dilini bilmediği bir dünyayı anlatmaktadır. Jurnal’de “...sokaklarını tanımadığım bir şehir haritam yok nereye gidiyorsun? diye soran C.M “Kapital’i anlamak için dünyayı dolaşmış olmak lazım. Ama Kapital suallerinin kaçta kaçına cevap verecek.?... Ne Marx’a geldiğim zaman Marx’ı tanıyordum, ne Türkçülüğüm bir araştırmanın mahsulüydü” diyerek bir çok aydının gösteremediği cesareti göstermiş ve Kapital’i anlamadığını dürüstçe ifade etmiştir.

    İğdiş edilmiş hafızalar memleketi
    Türk düşüncesinin boşlukta kaldığını savunan Meriç, alfabeye geçişi eleştirmiştir. Ona göre boşlukta kalmıştır, çünkü Batı’ya tutunamamış, sırtını Batı tefekkürüne de dayayamamıştır. Batı’yla sarmaş dolaş olunduğu halde yeni neslin tek bir yeni değer yaratamadığını görmüştür. Bunun nedenini ise hafızaların zorla iğdiş edilmiş olmasıyla açıklamıştır.
    Pek çok konu üzerine olduğu gibi aydınlar da onun üzerinde çok düşündüğü ve yazdığı konulardan olmuştur. Bir aydın olarak aydının kim olduğu sorusuna yanıt aramıştır. Yabancı, yabancılaşma gibi bugünde önemini koruyan kavramlar Meriç’in de gündeminde olmuştur. Özellikle Tanpınar’ın entelektüel kişiliği etkilemiştir Meriç’i. Ona dair düşüncelerini her fırsatta dile getirmiştir. Tanpınar’a ilişkin görüşleri günümüzde pek çok aydının da handikapını dile getirir gibidir:
    “...Zaafları olan bir insandır Tanpınar. Batı’yı bilir, Doğu bilgisi ise dekoratiftir, plastiktir... Tanpınar arayan adamdır. Ve küçük tatminlerin adamıdır.... Hamdi Bey küçük hesaplar için avuç açan ve ayak öpen bir şahsiyettir.” (Cemil Meriç İle Sohbetler, s.44-45). Tanpınar’ın zaaflarını dile getirmekle birlikte onun düşünce hayatına katkılarını da görmezden gelmez. Tanpınar, Batılılaşmış Doğudur ona göre. Kayayı çatlatan incir çekirdeğidir. Söyledikleriyle sarhoş olmayan bir yazar olarak tanımlamıştır Tanpınar’ı. Tanpınar dürüst, samimi, sanatkar; ama imanını kaybeden insanın büyük yabancılığı içindeki bir sanatkardır.

    Entelektüel cemiyetin üvey evladı
    Aydın ona göre cemiyetin üvey evladıdır. O yarının, dünün veya gelecekteki bir cemiyetin çocuğudur, “kendi cemiyetinin değil.” Cemiyetin kaderimizi çizdiğini belirtir. Fakat ona ırzımızı teslim ettiğimiz anda erimişizdir, denizdeki herhangi bir dalgayız” demektedir. Mağaradakiler’de, Türk aydınının Tanzimat’tan beri Batıyı hecelediğini ve zirveleri tanımadığını haykırmıştır: “Tanzimat’tan beri Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu; aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı…Avrupa’yı tanımak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?...Düşünenin görevi; insandan kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak, kızmadan, usanmadan irşat. Gerçek sanat ayırmaz, birleştirir.”

    Aydın olmadan önce insan olmak!
    C. Meriç’e göre aydın olmanın şartı önce insan olmaktır. Kendi kafasıyla düşünen, kendi gözüyle hisseden, seçen, konuşan insan. “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi, aydını yapan: uyanık şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs” (Kırk Ambar, s.287-288).
    “Aydını yapan: uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs”tür. Aydın karanlığı aydınlatmalı ama o da kavganın içindedir” diyen C.M. her fırsatta sağ ve sol cenabı eleştirmiştir, solun eline tutuşturulan reçeteyi kekelediğini, sağın ise kovuğuna çekildiğini mustarip, mazlum olduğunu iddia etmiştir. “Tek ortak duygu düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat’tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye, hazır medeniyete…tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç” diyerek özgünlükten uzak düşünceye tepkisini belirtmiştir (Mağaradakiler, s.314).
    C. Meriç’e göre aydın, bir zümrenin emir kulu değildir; devrin şuuru olmak zorundadır aydın. Bütün hakikatleri yoklayan, bütün yalanların maskesini yırtan, kalabalığa doğruyu gösteren. Düşüncelere saygılı, tarafsız. Aydına ülkesinin bütünlüğünü müdafaa etme ve hakikati araştırma işlevi yüklemiştir. Çok okuyan, dürüst, inandığını korkusuzca savunan niteliklere sahiptir. “Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak, elini, kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir” (Mağaradakiler, s.295). Tarif ettiği gibi bir aydın olma gayretini de göstermiştir. Her ne kadar zaman zaman kulesine kapansa da.
    Meriç’e göre, Avrupa’nın siyasi ihtirasları kaderimizi çizmektedir. Karanlıkları aydınlatan olması gereken aydın neticede kavganın içinde yer alır. “Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken, soğukkanlılığını nasıl koruyabilir? Evet ama görev görevdir. Önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmaya, metafizik birer orospu olup çıkan kaypak, hain mefhumlara ışık tutmaya çalışalım” (Bir Facianın Hikayesi, s.23).
    “Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkum etmek değil midir?” diye sorar. Düşüncenin suç olarak algılandığı ülkemizde Meriç, insan üzerine düşünmeye büyük önem vermiştir. Düşünmek ise mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur.

    Taşralı Meriç, İstanbul’la uyuşamamıştı
    Nazım Hikmet’i sevmediğini yüksek sesle söyleyecek kadar açık sözlüdür. İstanbul yazar-şair çevresiyle uyuşamamıştır. O bir taşralıdır çünkü. Salah Birsel, Oktay Akbal, Behçet Necatigil ile anlaşamaz bu nedenle. 1940’lardaki yazılarını ‘ukala’ olarak niteler. “Benim neslim için Avrupa, insan zekasının zirveye ulaştığı ülke demekti. Türk aydını Tanzimat’tan beri Batı’yı heceliyordu. Ama zirvelerini tanımıyorduk” (Kırk Ambar, s.450-451).
    Türkçülüğü seçmiş, A. Mithat’tan etkilenmiştir. A. Mithat Efendi, nesillerin tecessüsünü dünya düşüncesine kanatlandıran bir yol göstericidir Meriç için. A. Mithat fakülte değil, üniversite. Meriç de onun çocuğudur. S. Nazif’i de hayatının ilk mukaddes isimleri arasında göstermiştir. Refik Halit, Tarık Mümtaz, Chateaubriand, Hugo istikametine yardımcı olan ilk hocalardır. Ardından Balzac, Buchner, Marks, Nordau ve gençliğinin tanrılarından Zola.

    ‘Benbilirimcilik’ eleştirisi...
    Aydınlar arasında diyalog eksikliği vardır. Fikir hayatımız bir karnaval balosudur onun gözünde. Aydınlar ise meçhul heyulalar içinde ehramlara taş taşıyan birer köledir. “İdeolojiler uçurumları aydınlatan hırsız feneridir... İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı. ..Obskürantizm heyulası yok edilmedikçe, herhangi bir diriliş hayaline kapılmak çılgınlık” (Bu Ülke, s. 90-92).
    Günümüzde de halen varlığını sürdüren entelektüel teşhirciliği, cinsel teşhircilik kadar tiksindirici bulmuştur. “…En yavuz ermişlerin, en çetin kahramanların zaman zaman nasıl çamurlaştıklarını görmek, küçük insanlar için hain, buruk ve zehirli bir teselli” (Jurnal Cilt 1, s.53).
    Meriç, 1960’lı yıllarda her ne kadar onu sağda ya da solda sınıflandıranlara karşı çıksa da solu eleştirirken, sağa yakın durmuştur. Said-i Nursi’nin risalelerini okumak için toplananların tevkifi sonrasında söyledikleri dikkate değerdir: “Ahlaksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlaktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire layıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar… Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum” (Jurnal Cilt 1, s.63).

    Yabancı dünyadan kitaplara kaçış
    Cemil Meriç gibi birçok aydın günün koşullarından olsa gerek düşünce mücadelesinde oldukça hırçın bir yol izlemişlerdir. Bu görüş bir çok araştırmacı tarafından da dile getirilmiştir. Bu düşman dünyada, bir yabancı hissetmişlerdir kendilerini. Bu yabancı ve düşman dünyada yaşayabilmek adına Meriç de kendine kitaplardan oluşan bir dünya inşa etmiş, kendi deyimiyle “düşünce ve edebiyata hür bir tercih sonunda” yönelmemiştir.
    Meriç, bir bakıma bu ülkenin Promete’si olmuştur, “Tanrıların gazabına uğrayan bir fikir maceracısı.” Kendi tabiriyle “Nemezis’in parmakları gözlerine” uzanmıştır. Gözleriyle birlikte her şeyini kaybetmiş duyumsayan bir biçaredir o. Ölümü arar ama korktuğu için intihara girişemez. Bu dönemde beklentisini umutlarını tüketmiş bir gecenin içindedir. Kolomb’un Asya’yı ararken Amerika’yı bulması gibi ada Avrupa’yı incelerken Hint’le karşılaşmıştır. Çağdaş Avrupa en aydınlık taraflarıyla Hint’in devamıdır ona göre. “Düşünce dünyasını fethe koşanların uğrayacağı ilk ülke Hint olmalı” der. Hint’le uğraştığı için de ayıplanmıştır. Çünkü Doğu aforoz edilmektedir.
    Anlaşılamamaktan yakınmış, dinlenilmediği için kütüphanesine kaçmıştır. “Kaçıyorsun, erkekçe çalışmaktan, yenilmekten, dövüşmekten kaçıyorsun. Boş bulduğu ilk kulübeye sığınan bir köpek gibi her kulübeden, mantığın haşin eli boğazına sarılıp, kaçmaya zorluyor seni” diyecek kadar da cesurane bir kaçıştır bu. O ışık aramış, aydınlanmak ve aydınlatmak istemiştir. Politikanın kurtarıcılığına inanmamış, Lenin’den çok Gandi’ye yakın hissetmiştir. Kavgadan kaçarken aslında kör dövüşünden kaçmıştır.

    Perdeye yansıyan gölgeye alkış!
    Tek silahı kalem olan bu yalnız bırakılmışlıktan hırçınlaşmış düşün insanının dalgalı ve çelişkilerle dolu yaşamı, aydın kimdir sorusuna anlamlı bir yanıttır belki de. Kalemiyle kendine karanlıkta bir pencere açmak istemiştir o. Oysa günümüzde kalemler yazık ki, pencere ya da kapı yerine sanki cehenneme, riyakarlığa açılan geçitler oluveriyor çoğu zaman. İktidarlarla barışık, yaşamla hiçbir derdi olmayan öylesine çok “aydın” türedi ki, gerçek aydın tanımına kimin ya da kimlerin denk düştüğünün yanıtı çok muğlaklaştı. ‘Göklerden karanlığın yağdığı’ günümüzde neyi niçin savunduğu belli olmayan, hatta bir şeyi savunmayan, küçük ödüller karşılığında istenilenin söyletildiği okumuş yazmışlar kitlesine yönelik şaşkınlığımız sürerken, kendini aşarak sonsuzluğa kanatlanan bir hayata, Meriç’in hayatına kapılarımızı açmak iyi olmaz mıydı? Ve onun davetine icabet ederek “kelimelerinin çiçek çiçek eşiğimize yağmasına”izin versek?
    Cemil Meriç göçüp gitti bu dünyadan ama tahayyül ettiği gibi oyuna katılmayan bir kukla olarak çürümedi: Perdeye yansıyan gölgesi alkışlandı, alkışlanmaya devam ediyor. Buseleşen kelimeleriyle, gözlerinin sönen aydınlığı çakmak çakmak kıvılcımlaşıyor yüreklerimizde.
    Nurten Y.Kurt

    İnsan Kısadır

     
    Babaannem derdi ki: İnsan kısadır oğlum ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi Nazlı babaannem sözü de uzatmazdı ısrarı da az söyler, usul böyle, bir söylerdi bir de adamın kötüsünü piyade, sözün fazlasını şiir yaparlar derdi, piyade olduğumu da gördü şiir yazdığımı da küçücük bir büyük anneydi, onu yitirince anladım kısacıkmış her şey, insan kısaymış ağaçtan, ikindiden elmadan, güneşten, kardan, yağmurdan,gölgemiz bile bizden uzunmuş, ya çocukluk o da rüyasından kısaymış meğer, sanki altı kardeş nöbetleşe rüya görsek hepimizden bir çocukluk belki çıkarmış, bu dünya bir pencere türküsünü söylerdi de anlamazdık, bu dünyaya alıştık, şimdi zor geliyor dünyadan gitmek, bazen rüyama geliyor, kısacık kalıyor, bir gülümseme kadar. çok uzatma diyor şiiri kimse anlamaz ve ömrün de uzamaz bundan,insan yanlışlarıyla büyür, aşkı uzun boylu sanırdım anladım ama, ne zaman.
    Harflerinden de kısaymış aşk,bazen yazıncaya kadar geçiyor, bazen zaman alıyoraşkı içimizdeki ormandan kurtarmak aşk kısa, şiir uzun,sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman,ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan.
    Haydar ERGÜLEN

    Zindandan Aydınlık Yarınları Haykıran Bir Şâir: Necip Fazıl


    Necip Fazıl'ın hayatında üç devre vardır. Onun yetmiş dokuz yıllık hayatı ve altmış yıllık şâirliği genel hatlarıyla üç devreye ayrılır.

    Necip Fazıl, bu devreleri "Onu Tanıyıncaya Kadar", "Onu Tanıdıktan Sonra", "O Günden Beri" olarak adlandırır. O dediği; şâirin yol göstericisi, efendisi Abdülhakim Arvasi'dir. Necip Fazıl'ı sevmeyenlerin, onu beğenmeyenlerin tasnifi ise; "Genç Şâir", "Mistik Şâir" ve "Sâbık Şâir" şeklinde olmuştur. O, bu devrelerde birbirinden çok farklı bir hayat ve sanat anlayışına sahiptir.

    1904–1934 yılları arasındaki birinci devresinde Necip Fazıl, Fransız Mektebi, Amerikan Koleji, Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Rehber-i İttihat Mektebi, Bahriye Mektebi gibi okullarda okuyan yaramaz bir çocuk olarak dikkati çeker. Bu okullardan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okur. 1924 yılında ise, Cumhuriyet'in Avrupa'ya gönderdiği ilk öğrenciler arasındadır. Paris'e gidecek ünlü Sorbon Üniversitesi'nde felsefe tahsili yapacaktır. Fakat, Paris'te kendini kumara kaptıran şâir, Türkiye'ye dönmek zorunda kalır. Üniversite öğrenciliğinden Paris dönüşüne kadar geçen yıllarının özü, kendi ifadesiyle "başıbozukluk ve serseriliktir." 1

    1925–1934 yılları arasında Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankası'nda çalışır. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Abdülhak Hâmid, Aka Gündüz, Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi, Cahit Sıtkı, Peyami Safa, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Nazım Hikmet gibi birçok yazar ve şâirle tanışır ve onlarla birlikte kendini bohem hayatına bırakır.

    İlk şiirleri 1922 yılında Yeni Mecmua'da yayımlanan Necip Fazıl, 1925 yılında ilk şiir kitabı "Örümcek Ağı"nı yayımlar. Ardından 1928 yılında "Kaldırımlar" adlı ikinci şiir kitabı çıkar. Kısa sürede büyük bir şöhrete kavuşur. Yaşayan genç şâirlerin en büyüğü olarak görülür. Devrin ünlü edebiyatçılarından Yakup Kadri, onu bir deha olarak tanıtır. Edebiyat tarihçisi İsmail Habib, onun his ve hayal yüksekliğine hiçbir şâirin çıkmamış olduğu yazar. Devrin kimseyi beğenmeyen ünlü eleştirmeni Nurullah Ataç, onu yarına kalacak tek şâir olarak değerlendirir. Yaşar Nabi, ondan "bir mısraı bir millete şeref verecek şâir" diye söz eder. Şiirleri ders kitaplarına girer ve bu arada 1932 yılında üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi" yayımlanır.

    Bütün bu ilgi, sevgi, itibar ve şöhret Necip Fazıl'ı mutlu etmeye yetmez. Perişan yaşayışını önlemez. Onu kadın-içki-kumar üçgeninden kurtaramaz. Bu hali, onun şiirlerine de yansır. Bu devirde yazdığı şiirlerinde, o, yalnızlık duygusu, boşluk hissî, ölüm korkusu, umutsuzluk gibi hep menfî denilebilecek duyguları terennüm eder.
    Yeryüzünde yalnız benim serseri
    Yeryüzünde yalnız ben derbederim

    diye feryat eder. Şüphe, korku, cinnet duyguları içinde yaşar. Büyük şehirlerin kaldırımlarında kendini yalnız, yapayalnız hisseder. Ailesinden aldığı ulvî değerleri bir süre korumaya çalışsa da, birçok çağdaşı gibi "devrini ve neslini saran korkunç imansızlığı yenemez."2"İçinde yaşadığı devir ve muhitin ulvî bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartları"3 Necip Fazıl'a da önemli ölçüde tesir eder.

    İşte Necip Fazıl, bu derbeder, perişan hayatını yaşarken karşısına çıkan bir büyük insan, onun hayatının akışını değiştirmesine sebep olur. Bu, Abdulhakim Arvasî'dir. Abdülhakim Arvasî'yle tanıştıktan sonra, Necip Fazıl'ın hayatının birinci dönemi biter. 'Onu Tanıdıktan Sonra" diye adlandırdığı ikinci dönemi başlar.

    Necip Fazıl, önce eski hayat tarzıyla, "kurtarıcım" diye nitelendirdiği Abdülhakim Arvasî'nin kendisine tavsiye ve telkin ettiği hayat tarzı arasında bocalar ve ne yapacağını bilmez. "Aylarca yıkık ve şaşkın" dolaşır durur. Fakat bir süre sonra, Efendisi'nin yardımıyla hayat denilen "çetin bilmeceyi" çözer. O zamana kadar aklına takılan ama bir türlü tatmin edici cevaplar bulamadığı sorulara, cevap bulur. Kâinattaki müthiş nizamı keşfeder ve bu nizam onu, bu nizamı kuran, işleten, her şeye hükmeden büyük Yaratıcı'ya götürür:
    Atomlarda cümbüş, donanma şenlik;
    Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur,
    İç içe mimari, iç içe benlik;
    Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!
    Abdülhakim Arvasî, şâirimize "yepyeni bir dünya hediye etmiş", onu derinden etkilemiş, hayat, kâinat ve insanın ne olduğunu anlatmıştır. Bu yüzden Necip Fazıl, Efendisi'yle tanıştığı ânı, hayatının en güzel ânı olarak görür:

    Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel
    Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.
    Onu tanımadan geçen yıllarına üzülür, hayıflanır:
    Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;
    Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…

    Necip Fazıl'ın hayatında, 1934 yılı, çok önemli bir dönüm noktası olur. Hayat tarzı değişir, şâir fildişi kulesinden çıkar, geniş halk kitleleriyle bütünleşir. Eserlerinin sayısı hızla artar. Kendi ifadesiyle "O güne kadar bütün eseri bir buçuk kitapçıktan ibaret mistik şâir, sadece o büyükten aldığı feyzle seksen-doksan cilt esere doğru yürür." 4 Şiirleri, tiyatro eserleri, araştırma ve incelemeleri, gazete ve dergi yazılarıyla Türk edebiyatının ve Türk sosyal hayatının en renkli simalarından biri haline gelir. Artık gözü "büyük sanatkârlıktadır." Onun için sanat Allah'ı aramaktan başka bir şey değildir.
    Gerisi ise çelik-çomaktan ibarettir:
    Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış;
    Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış..
    Şimdi "gökte samanyolu" onun, "dipsizlik gölünde inciler" onundur. O, "Allah Dostu'nun" kılavuzluğunda "biricik meselesi" olan "Sonsuza" yürümektedir. Hayatı düzene girmiş, namaza başlamış, Efendisi'nin "devamlı olarak evlenmesi gerektiği işaretine"5 uyarak 1941 yılında onun huzurunda evlenmiştir. 6 Çalıştığı bankadan istifa etmiş, Güzel Sanatlar Akademisi ve Robert Kolej'de öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Gençlik günlerine pişman olmakta, "nur topu günlerin kanına" girdiğini düşünmektedir.
    Bu arada yıllar yılları kovalamış, "gazetelerde giriştiği İslâmî mücadele yüzünden" eski çevresinin ona karşı tavrı gün geçtikçe değişmiştir. O da, 1943 yılında bu şartlar altında fikirlerini daha iyi anlatacağı ve İslâm'a daha iyi hizmet edeceğini düşündüğü "Büyük Doğu" mecmuasını çıkarmış ve ilk sayısını eline alıp Eyüb'e, Efendisi'nin yanına koşmuştur. Fakat ev bomboştur. Çünkü Efendisi Bakanlar Kurulu kararıyla İzmir'e sürülmüş, kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve ardından vefat etmiştir. "Artık Efendisi'ni dünya gözüyle bir daha göremeyecektir." Bu olayla birlikte Necip Fazıl'ın hayatındaki ikinci devir de bitmiş, çok daha farklı, çileli, hareketli ve renkli üçüncü devir başlamıştır.

    Necip Fazıl, Büyük Doğu mecmuasını çıkardıktan sonra, Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki hocalık görevinden ayrılmak zorunda kalmış ve kendini mücadele dolu bir hayatın ortasında bulmuştur. Çıkardığı Büyük Doğu Mecmuası bazen Bakanlar Kurulu kararıyla, bazen sıkıyönetim tarafından kapatılmış, kendisi hapse atılmış, ailesiyle birlikte maddî, mânevî büyük sıkıntılara katlanmak zorunda kalmıştır.
    Büyük Doğu mecmuasıyla birlikte, Necip Fazıl'ın hayatında sosyal bir dönem de başlamıştır. Artık o, cemiyet meseleleri karşısında "beyni zonk zonk sızlayanlardan biridir." "Kaldırımlar Şâiri" değil, "Muhasebe Şâiridir." Başını iki diz kapağının arasına yerleştirip sorar:

    …Ben neyim ve bu hâl neyin nesi?
    Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?
    Dışımda bir dünya var, zıp zıp gibi küçülen,
    İçimde homurtular, inanma diye gülen…
    İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!
    Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe?
    Üst kat: Elinde tesbih ağlıyor babaannem
    Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,
    Alt kat: Kız kardeşimin (tamtam)da çığlıkları,
    Bir kurtlu peynir gibi, ortasında kestiğim
    Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!
    Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
    Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş…

    Artık Necip Fazıl, bir başka Necip Fazıl olmuştur. Artık o, "mukaddes emanetin dönmez davacısıdır."
    Ona kimileri mürteci derler, fakat çile şâiri onlara gereken cevabı vermekte gecikmez:

    Zamanı kokutanlar, mürteci diyor bana;
    Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana

    Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmüş ahmak!
    Bir saman kâğıdından, bütün iş kopya almak;
    Ve sonra kelimeler, kutlu, mutlu, ulusal.

    O, hiç durmadan, dinlenmeden, yılmadan büyük mücadelesine devam eder.
    "Kollarını bir makas gibi açarak"
    "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!"
    diye haykırır. İnsanları doğru yola davet eder. Her şeyi sorgular. Devrin tarih ve dil anlayışını tenkit eder:
    Bülbüllere emir var; lisan öğren vakvaktan
    Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.

    Onun bu şiirleri Anadolu insanı tarafından sevilerek okunur. Ve Türk halkı, kendi duygularını, düşüncelerini, inançlarını, tarihini, kültürünü, mukaddeslerini böylesine güzel bir şekilde destanlaştıran İstanbullu şâiri hasretle kucaklar.

    Necip Fazıl, 1943–1960 yılları arasında defalarca tutuklanır, hapse atılır, "ölüm ve cinnetten ötede zindan acıları" çeker. Büyük Doğu defalarca kapatılır, toplatılır. "1958 Büyük Doğu'larından da yüklendiği, parça parça yüz yıla yakın mahkumiyeti" vardır. Bu durumda tam ne yapacağını düşünürken 1960 ihtilâli olur. İhtilâlin umumî basın affıyla bu cezalardan bütünüyle kurtulur. Fakat o çile şâiridir. Bu dünyaya sanki çile çekmek için gelmiştir. İhtilâli yapanların ilk tutukladıkları, kimseler arasında Necip Fazıl da vardır. "Bir metre genişlik ve iki-üç metre uzunluğunda, basık, içinde teneşirimsi tahta bir kerevet, boğucu, daha doğrusu çıldırtıcı"7 bir "hücreye" atılır. Bu hücrede "eli, kolu, dili ve yolu bağlı" çile şâirini "tokat, yumruk ve tekme altında hırpalarlar."8 Ayrıca çıkarılan genel basın affına bir istisna getirilerek, Necip Fazıl birbuçuk yıl hapse mahkûm edilir ve Toptaşı Cezaevi'ne kapatılır.9"Batı demokrasilerini örnek alan Cumhuriyet devrinde çeşitli dünya görüşlerine sahip birçok yazar ve şâir hapse atılmışlardır."10 Fakat "hapse atılma, hatta idam edilme sanatçıları düşüncelerini söylemekten alıkoyamaz. Onların elinde kendilerini mahkûm edenleri mahkûm eden ölmez bir silâh vardır: Sanat"11 Toptaşı Cezavi'nde birbuçuk yıl kalan çile şâiri, orada Türk edebiyatına çok güzel şiirler kazandırır. Bunlar arasında, belki de en güzel şiirlerinden biri olan "Zindandan Mehmed'e Mektup"da vardır. Mehmet şâirin büyük oğludur.

    Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de, geri adam, boynunda yafta…
    Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
    Kavuşmak mı?.. Belki… Daha ölmedim!
    Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
    Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    Bu yol da tutuktur hapse düşeli…
    Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak,
    Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

    Bir âlem ki, gökler boru içinde!
    Akıl, olmazların zoru içinde.
    Üst üste sorular soru içinde:
    Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
    Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
    Bir idamlık Ali vardı; asıldı:
    Kaydını düştüler, mühür basıldı.
    Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
    Ondan kalan, boynu büyük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil…
    Müdür bey dert dinler, bugün "maruzât"!
    Çatık kaş.. Hükümet dedikleri zat…
    Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
    Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem…
    Anlamaz! Ruhuma geçti bilekçem!
    Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
    Sayım var, maltada hizaya dizil!
    Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
    İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik, mintanlarla et.
    Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
    Yalnız seccademin yönünde şefkat:
    Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
    Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!
    Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim, senelik paydan!
    Zindanda dakika farksızdır aydan.
    Karıştır çayını zaman erisin;
    Köpük köpük, duman duman erisin!
    Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
    Duvarda başlardan, yağlı lekeler,
    Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler…
    Duvar katil duvar, yolumu biçtin!
    Kanla dolu sünger… Beynimi içtin!
    Sükût… Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
    Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
    Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
    Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
    Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?
    Ses demir, su demir ve ekmek demir…
    İstersen demirde muhali kemir.
    Ne gelir ki elden, kader bu, emir…
    Garip pencerecik, küçük, daracık;
    Dünyaya kapalı, Allah'a açık.

    Bu ne güzel, ne muhteşem bir şiirdir. Bu ne güzel, ne mükemel bir dildir! Bu nasıl çarpıcı bir üslûptur. Bu nasıl bir şâirdir ki, mahkumken bile hükmeder. Çeşitli devirlerde, çeşitli dünya görüşlerine mensup birçok şâir hapse girmiştir. Fakat bunların hiçbirisi, zindandan bu kadar aydınlık, bu kadar orijinal, bu kadar derin, bu kadar heyecanla ve bu kadar gür bir sesle, bu kadar umutla haykıramamıştır. Türk edebiyatında heceyi onun kadar başarıyla kullanan çok az şâir yetişmiştir.

    Çile şâirinin en önemli vasıflarından biri de, en olumsuz şartlar altında bile umutsuzluğa kapılmaması, daima umut dolu olmasıdır. O hiçbir zaman, hiçbir olumsuz şart altında ümitsizliğe düşmemiş ve topluma daima tarihî misyonunu hatırlatmıştır. Necip Fazıl, zindandan bile aydınlık yarınları haykıran, çevresine müjdeler veren adamdır:
    Dua, dua, eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
    Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış…
    Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu:
    İplik ki, incecik, örer boşluğu.
    Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
    Karanlığında nur, yeniden doğuş…
    Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
    Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
    Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
    Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
    Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

    Hapisten çıkınca, 1964'den 1971'e kadar Büyük Doğu dört defa daha çıkar, kapanır. Necip Fazıl yine bu yıllarda 1963'te başlayan konferanslarıyla Anadolu'yu bucak bucak dolaşır. "Büyük Doğu Neslini" yetiştirmeye çalışır. Binlerce insana hitap eder. Hep ümit doludur. Geleceğe umutla bakar. Hiç durmadan Anadolu'ya tohum saçar. Bu tohumlar bitmezse toprak utanmalıdır:
    Tohum saç, bitmezse toprak utansın
    Hedefe varmayan mızrak utansın!
    Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
    Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
    ….
    Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
    Onu sürdürmeyen çırak utansın!
    Necip Fazıl, 1972'de artık evindedir. 1978'de Büyük Doğu on altıncı defa çıkar. Ama o artık bir hayli ihtiyarlamıştır. "Pırıl pırıl zekâsına, muhayyilesine, dipdiri sesine rağmen, bedeni son senelerde süratle çökmüştür." Ve koca şâire artık dünya boş, odaları loş gelmekte, gözleri müebbette, gününü beklemektedir. Gelen meleğe hoş geldin, safa geldin demeye hazırlanmaktadır. İnanan bir insan olarak onun için "Ölüm güzel şeydir." Bu inancını ne kadar da güzel şiirleştirir: Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
    O da her fani insan gibi, 25 Mayıs 1983'te bir güzel ölümle bu dünyadan ayrılır, çok sevdiği Yüce Yaratıcı'sına kavuşur.

    Fatih ALPEREN