iklim's profileİmlâsı yoktur gitmenin.....PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

     

    aşk ta tıpkı elif gibidir,bismide gizlidir,ama okunmaz.o olmadan da besmele sese gelmez.o her şeyin içindedir,ama hiç bir şeyde görünmez. hz.mevlana


     

     

     

     

    İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

     

     

     

     

     

    Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
    Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
    İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

     

     

     

     

     

    Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
    İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
    Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

     

     

     

     

     

    Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
    Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
    Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
    Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

     

     

     

     

     

    İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..Vav Harfi, ’ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına dektir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.

     

     

     

     

     

    Ey aşkın binbir başlı vav hali Ey sonsuz kavram Gaflet vaktinde Gel gönlümün üstüne Usta bir hattatım ben Aşkı çizerim mekânlara Aşk sığmaz ki bu ummana Vav olur gözlerimiz Bürünürüz canlara Bir seyyah gibi Gelip göçen, göçüp giden Bu mekândan mekân’a Demem o ki Tarifini yapamam ben imkâna Bir hattatım Zamana vav çizmekteyim Hilalin dolunaya Dolunayın hilale dönüştüğü zamana

     

     

     

    Ve mahlukat Nefes nefes aşk çekerken Mevla’ya Üstümde aşk kokusu var Yaşadıkça beni yontar Ve benzetir insana Elimde vav Gönlümde vav Gözümde vav Dem dem vav kesilirim Beni insan yapana Ey kalbimden geçeni bilen Allah’ım “Kulum” de kâfi bana İster nârına garket İster nuruna

     

     

     

    Meşhur bir hikayedir:Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; “efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek ; “efendi o “vav” her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der...Ruhları şâd olsun üstadların...

     

     

     

     

    "Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir" Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur. İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!” Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde..

     

     

    Alıntı.

     

     

    Malumat

     
     
    Bana, firarı meşru kılar bu şehir ve sütliman geceleri… dilimde ardışık hüzünlere belenmiş nadan türküler. ömrümün üstünde kırdığın bunca aynayla nerenden tutayım hayat seni?



    - arka bahçelerden haber var : Yutacak seni dehrin şehla bakışları!-



    yürek gazada! cânımı perçinliyor mütemadiyen veda… tane tane ölüm düşüyor yağmurun ceplerinden toprağıma! kalbimde öyle nahif duruyor bahar düşleri… üstüm başım kan içinde kalır çekip giderken sen! söylenir dururum saçlarının şarkısını. geceler, dumana karışmazsa geçmeyecekler… belimi büken bu efkarla gitsem ben hep gitsem… belki soğur içime yayılmış verem. önüme katsam da anılarımı biliyorum yine de kalacak izi hayatımda kangren aşkların! ama bak yağmurun gölgesi dokunuyor kanıma!



    - kuyulardan haber var : Bitmeyecek Haziran’ın başlattığı!–



    her şey seni bana getirebilir. çürük bir sigara mesela. mesela soylu nazımlar! renk atıyor semada yıldızlar birer birer. değişiyor her şey. düğümler düşüyor benim de payıma, düğümler düğüm üstüne! üstelik yakamda kristal laleler, baksan zâr olacak belki de… bakmazsan dağ! seni bana getirecek bir gün bütün bu her şey!



    - uzaklardan haber var : Yakınlardan kop da gel!–



    otantik fonlar gevşetiyor yumruğumu. adımlarımda o eski teslimiyet yok. bir kar tanesi yetiyor intihara üşüşmeme. okul sıralarına kazıdığım nasipsiz tarihlere sebep oldu kendime bile mahrem oluşum. üsteleme! bakışlarım, bir şiirden daha fazlasını veremez sana. ben en çok aşktan düşerken –var-ım! riyakâr yeminler genişletiyor göğsümü…



    - mektuplara cevap var : Yüzü seçilmiyor sensiz, kaldırımların!–



    en tenha yanlarıma yürü, kurşun kurşun. haylaz bedenim kadife rüzgârlarla un ufak olmaya ayarlanmışsa da erguvanî sözler ula kalbime… toy sevinçler vursun yüzüme tebessümleri.

    içimde bıraktığın o pak heveslere rağmen kalbinden mi öpeyim Cân’ım seni?

    - mektubuna cevap var : Şimdi çamurlu ayakkabılarla çiğnenseler de

    Vaktiyle seni andı diye bahtiyar bu yaralar!

    Eda Aktaş
     
     
     
     

    Tanım-Sızım

     

     
     
    Hüzün kokulu beyhude gençliğimin anısına,iki damla göz yaşına bir de idamlık bir aşkın son arzusuna yakışır bir gece yayılıyor odama,sabaha ramak kala...yastığımın altında yıllar öncesinden kalma bayat bir kaç mutluluk ilişiyor gözlerime...sahte bir tebessümle dudaklarıma konduruyorum belki bu defa işe yarar diye...sonuç yine hüsran...neden bu gülücükler büyük geliyor yüzüme?



    Uykuyu unutmuş,düş korkağı gözlerime uyku değmeden soluk düşler bulaşıyor...Bitmeyen geceyi sabahlamak adına düşler biriktiriyorum uyku garibi gözlerimle...Sabaha bir gece kala,kalan son düşlerimi de tüketiyorum üşümüş gözlerimle...Nefesim kan kokuyor...Aldığım nefes yetmiyor ciğerlerime...Kan bağışlıyorum bileklerimden nefesime...Ölmeme bir nefes kalmışken yeni bir düş bir nefes daha katıyor solgun benliğime...Kör gözlerimle istemsizce izliyorum son düşümü son nefesim tükenene kadar...



    Hiç tanımadığım yüzler oynuyor bu düşün baş rollerinde...İsmini bile duymadığım bir kent büyüyor içimde...Aşk firavunlarının kenti...Sol yanımda sakladığım son yalnızlıklarımı çalmak istiyorlar benden gözlerine aşk pusmuş firavunlar...Kaçıyorum...Ama sadece Yalnızlığımı öldürüyorum iki durak arası gelgitlerle..."Tanrım" diyorum..."Bu kentte neden bu kadar çok durak var?" Bütün yalnızlıklarım tükeniyor birer birer...Her durakta gözlerime aynalar batıyor...Kör oluyorum önce...Sonra birden gözlerimi görüyorum aynalarda...Gözlerim kimsesiz bir kenti hapsetmiş kan kokan siyahına...Bu düş ne zaman bitecek?...El yordamıyla yürüyorum hiç tanımadığım sokaklarda...Birkaç adım susuyorum…Sonra…Sonra bir adım daha düşüyorum hayata,bir ayrılığı daha yüklenerek…Her adımda bir ben yitiriyorum…Ve sonra...Son durağa geliyorum elimde kalan son benle...Buğulu gözlerle okuyorum yazanları..."SON DURAK ÖLÜM...YOLCU KALMASIN...!"...Bakıyorum etrafıma tek yolcu benim...Durağın afişinde ismim yazılı...Son nefeslerimi sayıyorum çaresiz..."Gel" diyorum artık Azrail'ime..."Gel ve bitsin bu düş..." Bileklerime kırılmış aynalarımın cam kırıkları pusuyor...Buz tutuyor yangın kokan saçlarım...Dudaklarım...Dudaklarım hükmünü yitirmiş bir yalnızlığın son demlerine kuruyor tebessümün dar ağacını...Yalan bir tebessüm konduruyorum önce dudaklarıma...Sonra bir yenisini denemek için intihar ediyorum öncekini...Sonra bir diğeri...Elimdeki bütün tebessümler tükeniyor...Bekliyorum çaresiz...Birden gidişin geliyor aklıma...Ayaklarıma batıyor yokluğun...Yürüyemiyorum...Bileklerim kan damlatıyor kentin son durağına...Düşüyorum...Azrail’ime bir nefes kala bileklerimden tutuyor gidişin...Gidemiyorum...Bir düşün kan kokan siyahından,ölüme vuslat kala,gecenin efkar yüklü gözlerine düşüyorum...Uyanıyorum...Yine ölmemişim...



    Düş kaçağı gözlerimi asıyorum gecenin zifiri yalnızlığına...Gecenin sabaha en yakın olduğu an hüzün değiyor şakağıma...Ben en güzel satırlarımla kaleme adını sayıklatıyorum…Bak ben yine ölümden dönüyorum ölüme meftun bir hayata...Ölmeyi bile hak etmiyorum ya...İçim acıyor...Ben iç kanamalı bir hastayım...Cesetler biriktiriyorum kalbimin morguna...Ceplerimden taşıyor işlediğim bütün cinayetler...Korkuyorum...Lisanım en aşk yanlarından suskun,kalbim en acıyan yerlerinden vurgun...Sessizliğimi bozmama ramak kala sabaha çıkacak kadar susacaklarım var yanımda...Bir damla aşk muhtaçlığında hangi gece varmaz ki sabaha?



    Tanımsızım...Suskun bir aşkın zanlısıyım...Faili malum bir cinayetin bilinmeyen mağduruyum...Ruhuna fatihalık bir gençliğin mekanı cennet olamayan kişiliğiyim...Hükümsüzüm...



    Şimdi yaklaşmayın bana ne olur...Dokunmayın iç kanamalarıma...Bir ölümden dönüyorum,yaralıyım...Bu defa yalnızlığımdan vurgun yedim...Suskunum...Suskun günceme son nefesimi veriyorum dokunmayın bana...Yalnızca öldürün beni en aşk yanlarımdan...Vurun şimdi kelimelerime aşk kelepçesini...Işıksız zindanlarda aşksız kelimelerle tüketin kalemimi...Katilin katline muhtaç bir maktülüm...Aşksızlığa hüküm giydim...Müebbetim...Ve iyiyim...



    Ve son nefesim:
    ADI YALNIZLIKTI,AŞKTI ACITTI...!



    Fatıma ARSLANER

    Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşallah”

     

     
    Varlığın sarp yokuşlarında nefesi kesilir insanın.
    Dudağına değince “İnşallah!” sözü; varlığı yoktan varedenin, yokluğu hiç sebepsiz varlığa doğru genişletenin iradesinden nefeslenir.
    Zamanın dar köşelerinde sesi eksilir insanın.
    Sesini bürüyünce “İnşallah!” kelamı, zamanı genişletenin, ömrü ebede bitiştirenin dilemesinden beslenir.
    Gündelik telaşların hızla inip kalkan göğsünde aklı daralır, kalbi yorulur insanın.
    Kalbini atınca “İnşallah!”ın asude iklimine, aklı aklanır, kalbi durulur.
    Dünyevî önceliklerin hazla gidip gelen sarkacında ruhu hoyratça savrulur insanın.
    Yüzüne gülünce “İnşallah!”ın muştusu, ruhu sılaya taşınır, hüzünleri yağmurda ıslanır.

    ***

    Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşallah”...
    “Ben benden ötesine teslimim...” diye/bilenin inşirahıdır “İnşallah”.
    Kendi varlığının yükünü zayıf omuzlarından atıp hafiflediğinin resmidir “İnşallah”.
    Kendini kendinden öte taşıyan/taşıran insanın kabuğunu zorlayışıdır “İnşallah”..
    “Ben buradayım ama burada kalmaya razı değilim...” diye/bilenin meydan okuyuşudur.
    Ellerine kudret elinin sarıldığını, gözlerine bin kutlu nazarın ışık olduğunu, yüzünü çevirdiği her yönde tek ve bir teselli vechinin beklediğini ilan edişidir.
    Kalbine yüklenmiş dağları bir nefeste silip süpürmektir inşallah.
    Varlığın koynuna tutunmuş insanı sonsuzluğun ufkuna doğuran bir sızıdır “İnşallah”...

    ***

    İnşallah, sebeplerin kör kuyusuna uzatılan ışıltılı bir kovadır.
    Ağaç köklerini ve toprağı kucaklaştıran “İnşallah”tır; toprağa hayat bahşetmektir, taşa pınarlar dilemektir.
    “Allah dilerse” tohum toprağa katışır; toprak ve tohumun boş ellerine çiçekler sunulur, kurak avuçlarına hayat akıtılır.
    Nereye indiklerinden habersiz, rüzgâr nereye eserse oraya gitmeye hevesli yağmur taneleri, “Allah’ın dilediğince” boynu bükük toprağı sevindirir, güllerin al yanağına gözyaşı olur, sabahın ak göğsüne şebnem diye tutunur.
    “Allah’ın dilemesiyle” sert ve ağır taşlar, ince ve nazenin köklere yol olur; o latif güzellerin kalplerine dokunmasıyla yollarında toprak olur.

    ***
    İnşallah, Yusuf’un[as] kuyuya iten hainlerin tuzaklarının itildiği kuyudur.
    O’nun dilemesidir ki Yusuf’u kuyudan çıkardı, kuyuyu Yusuf yüzlülere sırdaş eyledi.
    İnşallah, Yusuf’u[as] ucuza satan bezirgânları yok pahasına satan sırdır.
    O öyle istedi ki, kölelik ve kulluk Yusuf’la nice kralların erişemeyeceği şeref ve itibar bilindi.
    İnşallah, İbrahim’i[as] ateşe savuran ateş yüzlülerin kavrulduğu ateştir.
    O öyle diledi ki İbrahim’in teninde ateş güle çevrildi, alevin yanağından serinlik devşirildi.

    ***

    Dudak ile tebessümü birbirine yapıştıran sırdır “İnşallah”...
    Yüzün yüzüne düşen hüzünleri dağıtan dokunuştur “İnşallah”...
    İki kalb arasındaki soğuk mesafeleri eritip ısıtan ateştir “İnşallah”...
    Güneşin alevlerini gülün yanağına al al indiren serinliktir “İnşallah”....
    Kelimelerin suskun hecelerinin koynuna anlamlar sunan hikmettir “İnşallah”...
    Sesleri söze bürüyerek birbirine bitiştiren, kaynaştıran mayadır “İnşallah”...
    Göğüslere nefesleri ele avuca gelmez, dokunulmaz, şeffaf bir genişlik olarak dokunduranın tenezzülüdür “İnşallah”....

    ***

    “Elif”tir İnşallah...
    Varlığın alfabesinde dimdik duruştur.
    “Lâm”dır İnşallah...
    Yokluğun koynunda dupduru bir b/akıştır.
    “Mim”dir İnşallah...
     
    Hicranın solgun yanağına dosdoğru bir Muhammedî eğiliştir.
     
     
     
    senai demirci

    Kitab-ı AŞK-Ayine

     
     Aşka Methiye

     
    "Doğumsuz, ölümsüz, artmaz, eksilmez bir güzellik" diyor Eflatun aşk için. "Artmaz" kısmında külliyen yanılıyor üstad. Bir çoğalmadan ibarettir çünki aşk, bir coşmadan, kabarmadan, büyümeden ibarettir. Devamlı artmayan bir duygunun aşk olması ne mümkün?


    Ahsenü'l-Kasas buyurulmuş Yusuf sûresinde; aşkı anlattığı için bu sûre. Mevlâna "Zeliha o hâle gelmişti ki..." diyor, '... çörekotundan öd ağacına kadar her şeyin adı Yusuf'tu onun için. Yusuf'un adını başka adlara gizlemişti; mahremlerine bu sırrı söylemişti. Mum ateşte yumuşadı, dese; sevgili bize alıştı, yüz verdi, demiş olurdu. Bakın ay doğdu, dese; söğüt dalı yeşerdi, dese (...); başım ağrıyor, dese; başımın ağrısı geçti, iyiyim, dese hep ayrı mânâları vardı bu sözlerin. Birini övse onu överdi, birinden şikayet etse onun ayrılığını söylemiş olurdu. Yüzbinlerce şeyin adını ansa, maksadı da Yusuf'tu onun, dileği de.."


    Ne din, ne de yasalar yasaklamıştır aşkı; yürekler Allah'a aittir çünki.

    Bir şeyin aşk olabilmesi için tutkulu olması, patolojik olması, anormal olması gerekir zannımca. Aşk bir bedenî hastalık olsaydı yalnızca, hastahanelerde tedavi ederlerdi onu; oysa bimârhânelerde timara çekilir aşk son ucunda.
    İştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda düğümleniyorsa; derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku girmiyorsa gözlere, şen bir mecliste adı anıldığında onun, inziva engin bir boyut kazanıyorsa, hamasî bir söylevin tam ortasındaki bir kelime, bir cümle ne dediğini bilmezleştiriyorsa insanı, işte odur aşk. O ki, göz kapakları kapandığında karanlıkları son bulmuyorsa, ne cür'et aşktan söz edile!?..


    Aşk şiirdir, "şiir gibi"ye çıkar yolu. Mahlas seçerken "Aşkî(aşkla ilgili, âşık)" sıfatım tercih edenler bilir aşkı. Hak âşıkı diye eline bağlamayı alıp yürek yaralarını çığıranlar bilir.


    Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk. Aşk acıdır, hasrettir. Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir. Gözyaşı ve âhtır; tazarru ve münacattır. Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır.


    "Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama görüntüleri binlerce türlüdür" der bir bilge. Üç çeşidini söyleyelim biz:


    Aşk beşerîdir; şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden girer, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır.


    Aşk platoniktir; sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Sîretini süslemeyenler yol şaşırır.


    Aşk İlahîdir; imanla başlar, vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.


    Gönül ki Allah'ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder. Bütün milimetrekarelerinde aynı sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acep?!.. Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu aşk sanarak yaşanılan ömür adına vâ veylâ ve vâ esefâ. Bir Cemâl'e kul, bir Ahmed'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır, ya aklı mı vardır ki!..
     
     
     
    Âlem bir aşk için yaratılmış ve "Aşk imiş her ne var âlemde!.."
     
     
     
     
    İskender Pala
     
     

    Firak Vurdu Canevimden

     
     
     
    Sustu kalem konuşmadı… Bin bir hicap, bin bir nedamet ve arla kızardı kalem; bozardı kalem… Nasıl konuşsun kalem? Nerde o cüret ve şecaat; nerde o şevket ve keramet?...

    Taş kesildi kalem… Kalemi tutan elden can çekildi, kurudu kalem…

    Kaleme hükmeden yürek titredi; durdu kalem…

    Hani ya işte, ne yapsındı kalem?



    Evvelki gün aşka yelken açmış, bir nebze de yol almıştı gönül. Dün ise aşk kulesine merdiven dayamış, basamak coşmuştu gönül.

    Şimdi aşkın sadedinde can tarağa dayandı…

    Zaman dondu kaldı, mekânı yeller aldı…

    Aşkın yangını, her cana alev saldı…

    İşte aşkın mezbahanesinde, can çekişmeliydi gönül.

    Ama gönül mahcup ve ürkek, ölümle becayiştedir er meydanında…

    Kalem kırık, gönül derbeder, can tarumardır aşk meydanında…

    Keşke, canhıraş yangınlara göz kırpmadan, atlayıverebilseydi gönül…

    Keşke dehşete bulansa; yaralar kaplasa; kanlara boyansaydı gönül…

    O zaman anlar mıydı, her mekânın cennet olduğunu ve her anın vuslat olduğunu, aslında.



    Aşkın deli narına, gözyaşları sağanak olur, Mümin mazlumhanelerde…

    Aşk oduna yanmayı, göze almasa da can, yine de yanar firak ateşlerinde… Çünkü suçludur, günahkârdır, sefildir can.

    Vuslat tahtına yaklaşamaz; zira kirlidir, hordur, hakirdir can…

    Sanırdım öznesi benim aşka dair her cümlenin…

    Zarfıydı gönlüm, vuslatın her yüklemine…

    Nedenler oysa hayat romanım, baştan sona firaktan mürekkep… Ve ayrılık, benim lügatçemde her sözcüğün, nedendir karşılığı?



    Tenhadayım… Yine tenhadayım…

    Efendisinden kaçan bir köleyim ve yanıyorum ırak zemherilerde…

    Ben kimim, nerdeyim? Bu yabancılar da kim?

    Neredesin ey İbrahim(as)’in duası?

    Ben ateşsiz yanıyorum, niye?... Ve neden İbrahim(as)’i yakmaz ateş?...

    Yoksa ateş de mi anladı; aşkımı sattığımı?

    Sakın bana ateşin, aşk olduğunu söylemeyin!... Yanarım yoksa…



    Ben körpe bir neferiyim bu çelebi aşk kervanının…

    Çok fazla olmadı, kat ettiğim yol; ama asırların yükü var omzumda.

    Ve ben kıtaların kirine bulandım, bu kadarcık ömrümde…

    Çamur yedim, bataklık diplerinde… Kir yedim…

    Hayat çürüttüm ve ayak sürüdüm mehtaplı bir gecede, aşk yollarında…

    Bundandır işte, hüzün yüklü bir hamalım; çirkef asrının ahtapot kollarında…



    Dizimde uyuttuğum Yakup (as) hala ağlar Yusuf (as)’una; ben en öksüz ninnilerle bağrımı paralarken.

    Hayalimde hep vuslattır gezip duran ama, Zekeriya (as)’nın duasına bile sığmıyor günahlarım.

    Ve değince isyanımın közüne, avuçları Meryem (as)’in; o mübarek elleri yanıyor… ben, hepten yanıyorum…

    Ne ki ben, batık bir sandalım, Yunus (as)’un fırtınalı denizinde…

    Ne ki ben, kayıp bir umudum, yarenler mağarasının kuytu köşelerinde…

    Öyle ki ben, cürmünü dağlara yüklemiş; dağları da dağlara yüklemiş; onları da belalı başına yüklemiş, sefil bir yolcuyum, dünya gezegeninde

    Ne aşk tanıyor beni, ne de ben tanıttım kendimi, bir tanışma faslında, sevgiliye…

    Öyle çaresizim işte, şehrin izbe sokaklarında…

    Öyle umarsız, öyle aşksızım işte, firakın netameli sahillerinde…

    “ben annemin rahmine düştüğüm günden beri”

    Ne yanabiliyorum erkekçe aşkımın tandırında, ne de yangınsız yaşayabiliyorum sevdanın gülzarında…

    Bilmem ki nasılım, niceyim ben, sevgilinin nazarında?...

    İşte bu benim; kırık sazım, yanık avazımla, perişan; firakın ahu zarında…



    Vuslat vermesen de ey yar; sebat ver bari!

    Kırılmasın mazlumların artık, her bahar umutları.

    Mihrabi secdelere koyduğum alnıma, hicabın izi düştü.

    Bin ahla kanayan yüreğimi koydum tevbe fırınına.

    Bir tevbelik nefes ver rabbim!

    İçimdeki volkanı haykıracak bir ses ver!

    Aşkında yanacak heves ver!

    Her vuslatın mekânı, âşıkların son durağı, neşvedar bir Firdevs ver!

    Nurullah Gülsever

    SuFi

     
     
     


     
     
    1. baş kısmı - “edeb yâ hû”
    2. kalp kısmı -“Allah”
    3. sırt - göğüs kısmı - “âh mine’l-aşk”
    4. sağ etek kısmı - “yâ hazret-i mevlânâ”
    5. sol etek kısmı - “bu da geçer yâ hû”
    6. sağ etek iç kısım - “hoş gör”

     

      İstif-Uygulama: Mustafa Nazif



    Aşk-ı AfîF

     


     


     

    giderken çok söz söylenmez;
    "bekliyorum" diyen bakışlar kalır geride.
    yolları vardır gidenin,
    bir de söylenmemiş sözleri. / buruk;
    heceleri gökyüzüne karışan,
    cümleleri vardır kalanın. en çok,
    gidenin sözlerine karışan...

     

     

     

     

    sükûttur her gidiş:
    yakarışlara el açan titrek avuç.
    "ah neredesin" diyen bir çift göz;
    -den dökülen gözyaşına karışan,
    toprak kokan yanları vardır.
    yani her gidişin bir adı vardır,
    içine bir çok ad karışan...
     
    böyledir kalmak, buna benzeyen.
    eşdeğerdir katle ferman hüküm.
    bir tutam aşk düşer kalpten;
    kalbe yol bulan tohum.
    yeşermez dediğin yerde koca bir çınar;
    rüzgarda sallanan yapraklar gibi,
    bereketi arzu'lar...
     
    giden ve kalan için bir türküdür,
    sükût; dudaktan dökülmüş bir ağıt.
    yaktıkça, yakarılası dokunuş;
    gibi süzme vaatlerden uzak afîf,
    azgın bir okyanus kadar âfât.
    aheng ve ahkâm yoksunudur.
    kendisini yer ile gök arasına,
    bir yûsuf zindanı eden aşk; ki
    hilkâtı, zatından muhkem...
     
    gözyaşıdır kalpten dökülen.
    gözden dökülmüş, ne hikâye;
    ki masalları kıskandıran,
    tersine hikâye başdöndürüş.
    azgın bir afet gibi yolcuyum; bakışlarına

    gizlerken adımı, heceliyorum;
    ey turâb, ne seferdir, ne hikâye;
    yok'a karışmış adım, neyleyim...
     
    giderken çok söz söylenmez;
    "bekliyorum" diyen bakışlar kalır geride.
    yolları vardır gidenin,
    bir de söylenmemiş sözleri. / buruk;
    heceleri gökyüzüne karışan,
    cümleleri vardır kalanın. en çok,
    gidenin sözlerine karışan...

     

    Mustafa Nazif


     


    Dua

     

     

     

    s/O’na yakınım, sana uzak..

    Pandoralar yüreğimde tutsak...

    Hayat paylıyor düşlerimi...

    Kurduğum kentlerin orta yerinde günahkar bir acının,

    Hüzünle yoğrulmuş gülüşü oluyorum.

    Soyut bir imgenin üzerinde iğne oyasıyım,

    Ve ben bile dokunamıyorum.

    Geç kalmışlık ve inilti çıngırakları var kahırlı geleceklerde,

    Düşlediğim tarihin ertesinde...

    Yok oluşlar biçiyor artık kefenimi

    Ve yarınlara ektiğim sızılar...

     

    Tek çare; s/O’na yakınım, sana uzak...

    Tek gidişlik yolun kaldırımları ak...

    İhanetin kursağında kalmışlıklarım var,

    Yakın tarihli alacaklarım var,

    Ve ben açmadıkça inadına kapanmaz sayfalarım...

    Bu düzlük birazda kumpas...

    Yolun sonunu uçurum köprüleri...

     

    s/O’na yakınım, sana uzak...

    Kan tutuyor beni...

    Yanışım ilk değil nasılsa,

    Dumanım ezelden beri tütüyor.

    Hangi sona daha yakınsa sonum,

    Orada giydirsin hükmümü,

    Ki  ben rengimi kızıl gölgelerin nefesinden alıyorum...

    Ve dilimde aynı cümleyle başlıyorum “dua”ma

    “s/O’na yakınım, sana uzak”...

     

     

     

    gülay sağlıcak

     

     

    M.Akif ERsoy Yurda Döndü

    İstiklâl Marşı’nın yazarı ve büyük şahsiyet M. Akif Ersoy’un yurda döndüğünde Yedigün Gazetesi Muhabiri ile yaptığı röportajı okuduğunuzda Cumhuriyetin sahip aramadığını siz de hissedeceksiniz…

    Türk edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklâl Marşı’nın millî his, millî heyecan ve millî şiir mey- dana getiren bu büyük şairi Akif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. Yedigün muharriri Akif’le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını, intihalarını topladı. Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak, vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının, bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor. Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş, sarkmış çizgilere, bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini, hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra, yavaşça soruyorum.

    - Özledin mi bizi üstat?…
    Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu.
    - Özlemek mi oğlum.. Özlemek mi?…
    Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:
    -Mısır’dan üç gecede geldim.Bu üç gece,otuz asır kadar uzun sürdü…Orada on bir yıl kaldım..Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırım..
    - Hasret…
    Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:
    -… Çok acı…
    - Ya kavuşmanın sevinci?
    - Onu sorma oğlum.. Onu ben kendi kendime bile soramıyorum… Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz, yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim.
    - Ve kendi kendine söylüyor:
    -Cennet gibi yurdumdayım ya… Çok şükür.Hastalığı akla geliyor;
    - Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?.
    Eski hatıralarını deşiyorum. Millî Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımızı hatırlıyorum.

    Evet.. diyor, İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan “Cuma”yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklık lar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke’ye geldik ve trenle Ankara’ya ulaştık… Ankara… Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün… Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü.”
    Yorgun, susuyor..
    - İstiklâl Marşı’nı nasıl yazdınız?
    Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
    - Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!..
    Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır… Şu var ki,”İstiklâl Marşı”nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır.”
    Ve, gözleri,yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:
    Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
    -Ya büyük zafer üstadım.. O anda ne duydunuz?
    Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeni- den canlanmış gibi,nereden geldiği bilinmez bir ışık- la gözlerinin içi gülerek:
    - Ah… diyor:
    Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor.. Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:
    - Allah’ım ne muazzam zaferdi o!.. Ortalık hercü-merç oldu…Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini: yumuyor : -Ve biz, mest olduk!..
    -O zaman bir şey yazmadınız mı?
    -Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı.. Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu,bizzat yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir de fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o, ağır ağır çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor:
    -Mısır’da nasıl vakit geçirdiniz?
    - Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum.
    Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim.
    - Sevdiniz mi Mısır’ı?
    -Var, güzel tarafları var… Bilhassa kışın… hoş yazın da, sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz… Fakat bir yaz günü İstanbul…
    Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…
    - Mısır’ da neler yazdınız?
    Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! /Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? /Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; /Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

    Ve üstadın Helvan’da yazdığı “Firavunla Yüz Yüze”sinden şu son parçayı alıyorum:
    Bileydin, ey koca Mısır’ın ilâhî üryanı! /Mezara, heykele ait bütün bu velveleler/ Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:/ Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli/ Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!
    - Kolay mı yazarsınız?
    Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek:
    -Hayır!., diyor.
    Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor:
    -Çok uğraşırım.. Epeyi çalışırım.. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim… nihayet kâğıt ü/erine naklederken de hayli yorulurum.
    - Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?
    Hafifçe gülümsüyor. Ve “zevk” diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor:
    - Zevk mi?. Benim zevklerim mi?. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir.
    Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor:
    -Siz yorulmayın, ben vereyim..
    - Yiyemeyeceğim..
    -Bir parça sütlâç..
    -Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin… Ve bana dönüyor:  Eskiden beri yemekle başım hoş değildir… Sigara da içmem… Şimdi doktorlar zorla ye, deyip duruyorlar… Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin?
    Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayak üstünde soruyorum:
    - Neler yazacaksınız?
    - Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır.. Eliyle birkaç defa başına vuruyor:
    - Var kafamda hazırlanmış mevzularım..
    - Ya en son yazınız?
    - Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruvordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:

    Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok
    Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak
    Postu sermekse meramın yola, serdirmezler
    Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.

    Ve kupkuru kaim dudaklar birbirine yapışıyor…

     “RUHUN ŞAD OLSUN YÜCE İNSAN”

     

    Ömer YALÇIN

    Zulme Rıza Göstermeyen Şair:Mehmet akif

     
     
     
     
    Mehmed Âkif, “Safahat” ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:

    “…
    Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
    Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
    -Boğamazsın ki !
    -Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
    Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
    Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
    Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
    Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
    Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
    Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
    İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?
    … "

    Mehmet AkifMehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.

    Mehmed Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler, esere taşınmış, üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘gerçekçilik’ üzerine kurmuştur diyebiliriz.

    “Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
    İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek :
    Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

    Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmed Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmed Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.

    “Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”

    Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmed Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve müslümanca yaşamayı ilke edinmişti. Mehmed Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” ( Hud Suresi 113). Peygamber Efendimiz(s) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse Allah o zalimi ona musallat eder.”

    Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.

    “Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
    -Boğamazsın ki !
    -Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
    Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
    Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”

    Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmındaki karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş daha bir ete kemiğe bürünüyor. “Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…” mısrası bize Mehmed Âkif ile Tevfik Fikret arasındaki kavgayı da hatırlattı. Tevfik Fikret, “Tarih-i Kadim” ve “Tarih-i Kadime Zeyl” isimli şiirlerinde mukaddesatımıza açıkça saldırır. Mehmed Âkif bu çirkin saldırıya başka bir şiirinde şöyle cevap verir:

    “ Şimdi Allah’a söver…Sonra biraz bol para ver
    Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder ! “

    Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:

    “Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
    Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
    Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”

    Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor Mehmed Âkif, “istiklâl” kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. “Mehmed Âkif , kelimenin tam anlamıyla “istiklâl” şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı savaşılması hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet vermiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısrâ vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekiyor. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen “altın lâle” tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.

    İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.

    “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
    Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”

    Hiç kimse beni kendisine kul, köle edemez; beni keyfince yönetemez anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha
    vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
    Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
    Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
    İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

    Bu mısralarda şairimiz acıma, merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmed Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hakim. Mehmed Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.

    Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmed Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.

    Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmed Âkif’i yeniden okumalıyız.
     
    MURAT SOYAK
     
     

    Gidiyorum...

     

    ..bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum..Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana..Yolun açık olsun..!

     

     Puslu bir sabah ayazını peşimden sürükleyerek gidiyorum. Yalnızlığımı köhne bir sandalın sahipsiz sürüklenişine bırakırken, hüznüm ardından ağlıyordu. Alışkanlığından vazgeçen bir tiryaki gibi sıkıp yumruklarımı, arkama dönüp bakmadan gidiyorum..

    Sahibi olmadığım ama üzerime zorla giydirilen bir beden büyük bütün kaçışları ihtiyacı olanlara bırakacaktım, vicdanım el vermedi. Usulca soyundum ve sahiplerine geri verilmek üzere bir kenara bıraktım hepsini, gidiyorum..Umudum küçük bir kız çocuğu, el sallayarak çağırıyor beni uzaklardan. Israr etmeyeceksin kalmam için ama hani olur ya, yine de etme.

    Yapamadığım tek şeydi baharda kardelen yetiştirmek. Sen onu istedin, mahcup oldu yüreğim, gidiyorum..Oysa benim de hayallerim vardı; dans edecektim yağmurda, sonbahar’a vedaları değil gülüşleri yapıştıracaktım, çiçekler alacaktım olur olmadık zamanlarda. Fazla geldi çıplak elle çizdiğim resim tuvaline. Konuşturma beni giderayak çünkü ödünç aldım suskunluk adını verdiğin silahını, gidiyorum..

    Eskiden olsa eteğimi çekiştirip beni kandırırdı içimdeki çocuk, üzüleceğimi bile bile.. Gözlerine buzdan sarkıtları sen mi yerleştirdin ki artık ağlayamıyor bile. Onu bu kurak, duygusuz ve yeşili az topraklarda, her şey iyi olacak gibi asılsız vaatlerle büyütüp, hayata kazandırmam olanaksız. O çok sevdiğin korkularını, her mevsime açık pencerenden içeriye bırakarak, içimdeki her şeyden habersiz çocukluğumu yanıma alarak gidiyorum..Sen bir bedenle sevişmek istedin, bense yüreğinle ve beyninle ve gözlerinle...Adımlarımızın uyumsuz olduğunu neden hemen kabullenemedim diye kırılarak kendime, gidiyorum..

    Şimdi notaları sahipsiz ve öksüz kalmış yarım bir şarkıdır sevmek. Canımı daha fazla acıtamayacağını bilmek, biraz olsun mutlu ediyor beni. Sürüklenmiyorum dikkat et, gidiyorum..Sessizce ve hiçbir şey yaşamamış gibi. Bir süre sonra denize ulaşıp, korunaklı seyir defterimin ilk sayfasına taze ve diri umutlar işleyeceğim.

    Yüreğimi çıkartıp her şeyiyle masaya dökerken, senden daha cesur olduğum için utanma sakın. Bu cesaret, çocukların masum dualarından çaldığım inatçı bir bekleyişti sadece. Bana balonlar alabilecek kadar yürekli bir sevgiyi, korkularıma rağmen başım dik karşılayacağıma dair söz vererek gidiyorum..Bir bedeni değil, bir yüreği özlediğin vakit, umarım zamanın olur güneşin doğuşunu huzurla izlemek için..

    Bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum. Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana. Yolun açık olsun...!

     Pelin Onay


    Sen Kaybından Olacak Sonum

     
     
    Vakit gece yarısı
    Hüzün kar beyaz iniyor gökyüzünden kimsesizliğimin üstüne
    İç çekişlerimden buğulanmış gözlerimin ardından insanlar geçiyor,telaşlı…
    Ömrümün en derin uçurumunun kıyısındayım bu gece
    Ve ölüm bir “ayrılık” ötemde
    Yürüyorum…
    Her adımda kentin ayaza durmuş nefesi işliyor içime
    Hadi yâr tut gözlerimden…
    (d)üşüyorum!
    Neredesin?
    Gittiğinden beri gelmeyişlerinin kapı eşiklerinde nöbet tutuyor gözlerim
    Ve hiç tanımadığım çocukların isimsizliğinde arıyorum seni
    Belki hâlâ aynı şehrin sokaklarını tüketmekteyiz
    Az önce yanımdan geçip gittin belki de! Kim bilir?
    Yâhut binlerce kilometre var aramızda
    Ve bir yerlerde bana benzemeyen birini beklemektesin
    Ama sen bil…!
    “Bülbül gülce,ben sence konuşuyorum nicedir…”
    Unuttun mu?
    Birbirine koşan cümlelerimiz vardı
    Dudaklarımızın kelepçe yüklü şehirlerinden kaçan
    Ne vakit aşk düşse geceye;
    Mısra mısra sevda damlardı parmaklarımızdan
    Ve kafiyeler dökülürdü uykusuzluğumuzun üstüne…
    Karanlığa sarılır,ağlardık…
    Sonra kelimelerimiz öpüşürdü aşkın parantez içlerinde
    Biz utanır,susardık….
    Söylesene kandırdın mı beni?
    Yüreğinin tüm acılarını içime saldın ve benliğimi çalıp gittin mi benden?
    Öyleyse sen de yalancı çıktın yâr!
    Sen de aşkı “var” zannettirdin bana ve gittin
    Sonrası hiçlik,sonrası acı,sonrası bir yokluğun başlangıcı…
    Yoksun!
    El ele yürüdüğümüz tüm yokuşları devirdim dilimin üstüne ve sustum!
    Sesim yokluğunun ayak izinde gömülü durur şimdi
    Ve yüzümde kırılgan gülümseyişleri çocukların…
    Var mı haberin?
    Parmaklarım ellerine dokunamamış olmaktan dargın öylece kayıp giderken
    Şehirlerarası hüzün taşıyan bir trenin tozlu camında
    Yüreğimde müebbete hüküm giydi adın!
    Adın ki dilimin ucunda küf tutmuş altı kurşun
    Adın ki her harfinde uçurumlarından düşüyorum
    Ama bil ve unutma! Kan kaybından değil
    “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…!
    Vakit yokluğunun ilkbaharı
    Umudu sende kalmış yarınlara göçüyorum
    Ceplerimde yağmurlarla boyanmış düşlerim var
    Ve ellerimde yalanlara batırılmış parmaklarının izi…
    Bu gece bir “ben” daha tükettim tütünlerin gölgesinde
    Ve bir gün daha tükendim gözlerinsiz
    Tükenmiş zamanların zemherisinde kayıbım şimdi
    Takvimler benden,ben gözlerinden habersiz…
    Kentin üşüyen sokaklarını soluklarımla ısıtarak yürüyorum sensizliğe
    Bir çift ayak izinden ibaret yas karası istasyonlara bırakabildiğim
    Ben zaten hep kendimi uğurluyorum tren garlarının veda sahnelerinde
    Hep kendimden gidiyorum
    Ve en çok düşlerimden vuruluyorum İstanbul’un eteklerinde
    Kimse bilmiyor; tükeniyorum!
    Sen-sizce ölüyorum gözlerimin önünde
    Ve sessizce karışıyorum aşka boyanmış gül rengince toprağın bedenine
    Öylece kayıp giderken ellerimden bir adım bile atamıyorum kendime


    İçime işleyen sevdanın raylara mimlenmiş intihar eylemlerinden kurtaramıyorum yüreğimi
    Ve vagonları yokluğunla dolu trenlere ezdiriyorum ben (siz) liğimi
    Biliyorum çaresi yok bu hastalığın
    Biliyorum yokluğum yokluğuna vurgun
    Ve anladım ki alfabesi yok yokluğun
    Susuyorum!
    Dönmeyeceksen ateşe ver senli düşlerimi
    Ve ört üstüme geceyi
    Uyuyacağım!
    Yolum çok, çook uzun…
    Ve yine söylüyorum;
    Kan kaybından değil


    “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…!


    B. KOÇAK
     

    Git Harf Harf Tümcemden

     

     
    Bitti…
    Bitmeliydi belki…
    Parçalanmış hayatlarımız bütün kalmış bir hayali kabullenemezdi. Mutluluğa kurulabilecek ütopyalar için ruhumuzda beslediğimiz tebessümler, ölüm tehlikesi olan tellerde asılı kalmıştı. Bir hayat izdüşümünde son viyadükte kaybetmiştik birbirimizi. Şimdi bunla yok bizi…
    Birbirimize kayıp olmak hayatta var olma oyunumuzdu demek ki. Sen gitmeliydin. Bense; gitme demekten öteye gitmemeliydim. Öyle ya gitsem de dinlemezdin.
     
    Kullanılmamış tüm gülücüklerini bana bağışlıyor şimdi dünya. Sense; ömründeki tüm gitmeler için “elveda”lar topluyorsun azığına. Gitme diyenleri dinlememek içinse çığlıklar yerleştiriyorsun kulaklarına. Oysa ben; azığında duran “elveda”lardan bihaber düşeyazmıştım tek heceye. Sonra düş’e yazmıştım her yolun sonunda sana düşüşlerimi. Hüzne çalan bir sonbahar vaktinde eski kitapların arasında biriktirdiğim bir yığın küflenmiş yalnızlığımla yineliyorum seni.
     
    Sonra; içimin deruni çöl gecesinden sesleniyorum sana: ‘bana susacak kadar ben, konuşacak kadar sen lazım’ diyorum.Sen olmuyorsun ben “sus” kalıyorum…
     
     
    Suskunluğum tahrip olup harflere dönüşüyor. Ve ben sana dair kurduğum tüm cümleleri mahya yapıp yüreğime asıyorum. İçimdeki özneliğin devam ediyor. Hayatımda bu kadar önemliyken önemsiz bir edat’a dönüşmenden korkuyorum. Bu yürek mizanseni bir monologdan oluşuyor; diyaloğu hiç olmayacak biliyorum. Ve sen sandığım tüm hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarına saklıyorum.
     

     Sonra gitarımın tellerine satıyorum acılarımı. Acıya bulanan tellerime vurdukça parçalıyorum parmaklarımı.
    Geceler titrek elerime bulaşıyor her sabah. Giden “ay”a satır uçlarında kalmış, bir satırdan diğerine düşememiş hasretlerimi teslim ediyorum. Gelen “güneş”e yüzü hüzne bakan şarkılar besteliyorum. Bir çığlıktan uyanıp diğer bir çığlığa gözlerimi yumuyorum. Ve sen sandığım bütün hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarımda saklıyorum.
     
    Doğru yolundan şaşıyorum nefes almanın. Bir yerde veresiye olmayan ölümler çıkıyor karşıma, bir hüznümle bir damla gözyaşıma alıyorum hepsini. Birini ölüyorum. Sonra bir nefes daha alıyorum can sıkıcı bir senfoni tadında. Sonra ikinciyi ölüyorum. Ölmeyi bile beceremiyorum.
    Ruhumun dallarında yedi veren acıyla günler eskitiyorum. Dünlerime tuz basıyorum yanına yarınları hapsederek. Ne seni bulabiliyorum bu zifiri karanlıkta ne de kendimi. Tüm sevgim kulağına fısıldanmış bir masaldı belki. İçimde kapan kıyamete, ensemde vurulan düşmana ve avuçlarımda biriken nefretime inat yudumlamalıydım hislerimi. Sana adanmış; ama benden ötesi olmamış fırtınalı bir yolculuktu bu. Haniydi mutlu olamama değecek yâr?
     
    Yokluğuna var olmayı denedim durdum. “ünlem” dedin korktum, “virgül” dedin konuştum, “nokta” dedin sustum, “ayraç” dedin ve kayboldun. İsmimi isminden ayıran işareti sen buldun. Bense; yine yokluğunda var olmayı denedim durum. Kırılmak üzere olan bir kalemle, kızıldan siyaha çalan bir günde sana şiirler kurdum. Bir hayat izdüşümünde, son viyadükte birbirimizi kaybetmişliğimizi, bulunmazlığımızı hayat denilen iki çığlık arası bir nefesten ibaret olan oyunun acı sahnesi saydım. İçimi bu denli yakmaya sen yanlarımdan başladım…
     

    Şimdi hangi rakamı versem sonucu sen çıkar? Hangi seni versem sonunda mutluluk yüzüme bakar? Yok, bu işlem ancak eşitsizliğe yol açar.
    İsmin baştan sona ağlamaklı bir ömre bedel… Kayıpsın bana, benli her şeye, belki de en başta kendine… Kayıbız birbirimize. İçimin derinlerinden; koca okyanusları aşıp gelmiş, tüm harfleri hayata devirip kalbime ansızın düşüvermiş bir “mim” oldun. Öyle bir “mim” ki; “elif” i silmiş, “be” yi yutmuş, “te” yi unutmuş, “se” yi uyutmuş… Kendini bir tek “mim” de bulmuş. Şimdi yüreğimdeki “mim” in göz kapaklarıma düşüyor. İntiharına ramak kalan tümceler yakıyor beni. Ben ki kaç nefesimi asmıştım idam sehpasında. Son dileği hep sendi nefeslerimin. Ve ben, son dileği gerçekleşmemiş hayata prangalı bir mahkûm.
     
    Gökten yıldızlar yağıyor üstüme. Birini tutsam diğeri kaçıyor. Payımıza düşenlerden payıma düşenleri alıyorum.
     
    Yoksun … Yok oluyorum…
     
    Yalnızlığımı demliyorum sensizlikte. Sesimin yamaçlarına ağıtlar yaslanıyor. Yoksun desem de hep varsın bende. Kalemden ve kelamdan çıkan sözler sana. Yeteri kadar yaktın bendeki ‘od’u. Hadi git harf harf tümcemden, kalma satırlarımda. Kayıplığımız tüm cümlelerimi süpürüp gitsin. Bende “ben”den başka “sen” olmasın. ‘Lâl’liği armağan edeyim kalemime. Hadi git harf harf... Kalma bende…

    Sen de böyle cayardın demek ki çıktığın yoldan. Oysa aynı giyotin altında, aynı ritimde soluklayacaktık ölümü. Aynı başlangıca uyanıp aynı sona göz yumacaktık. Şimdi ise;

    Yok(oluyor)sun… Yok(oluyor)um… Yok(oluyor)uz…

    Tüm notaları yarım bıraktık kulaklarımızda. Yarım sözler, yarım şarkılar, yarım şiirler… Başlığı sana teslim edilmiş olan bir yazı bendeki, sonunu ayrılığın imzaladığı. Şimdi hangi yaşam içine sığdırabilir ki beni, sensiz? Sensiz askıda kalmaz mı soluklar?

    Kara kalemimden damlayan kara, senmişsin meğer. Ben hep seni çizmek için uğraşmışım yıllarca ve o çizemediğim hem de silmeye kıyamadığım eksik yüz seninkiymiş. Ben senle sevdim aslında beyazıma sadece siyahı çizmeyi. Tüm renklerimi kayıplığımızda demli bir çay gibi yuttum.

    Yüzümde git gide derinleşen hüzün çizgileriyleydi kavgam. Her savaşta yenik düşmüşlüğüm onlaraydı. Tüm gülücüklerim sende asılı kaldı. Ceplerime doldurduğum hasretle yürüyorum şimdi yolları. Ayağım iflah olmaz yalnızlıklara takılıyor. Bizi bulmak adına kendimden vazgeçtim sanırken, dönüp baktığımda ardımda kalan ben değil hayat oluyor. Acı mayasıyla yoğrulmuş dünler, çalıntı yarınlar ve tam yüreğinden kurşunlanan bir ömrün portresi kara kalem satırlar…

    Günün gecesine çeyrek var. Kalemiminse; günaydınlığına “bir” var. Tüm satırlarım hala uyanmamışken, hadi git harf harf tümcemden.

    Pimi çekilmiş bir başkaldırıda yıkıldı umuttan yaptığım kaleler. Ateşten bir gömlek giydim; yıldızlar yağdı üstüme. Duvarıma astığım saniyeler düşüyor ellerime. Özgürlük beyaz güvercinlerin bile payına düşmüyor şimdilerde. Yazıyorum. Her mısra bir ölüme teslim bundan böyle… “Az gittim, uz gittim…” masallarına kanmayacak kadar yürüdüm hayat yolunda. Harabe kentleri buldu hep duraklarım. Darağacına astım feryatlarımı. Neye hüküm giymişse zaman, geçit vermiyor anılara. Kurduğum tüm teselli cümlelerini gözyaşlarıma sunuyorum. Düşlerim çınlıyor. Söylesene bana sevmek hangi düşten artakalan bir ıstırap? Bir çift ağıtla gidebilir miyim yarınlara? Adım adım içine yürümeye çalıştığım sevda neden açmadı ki mührünü bana?



    Şimdi gün için gece, kalem için sabah. Hala gerçeğimde yok; ama satırlarımda gizli ismin. Sana yol almaktan yorulmuş son nidamı savuruyorum göğüme;

    HADİ GİT HARF HARF TÜMCEMDEN… KALMA BENDE…

     
    Yaren

    Aşkın Elif Hali'nden

    Ya Rabb!
    Lal oldum kendime!
    Lal oldum içime!
    Lal olmuş dillerin arasında
    İhanetin eskitemediği bir umut vardır
    Oradan girilir aşkın elif haline!  

     

     
    Aşkın elif halinde eliften habersiz
    Kendime ordular biçiminde
    Lal olmuş haller içindeyim

    Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata
    Açışına yarım kalmış çiçeğin
    Çengelli saçlarımdan kalbime büyümesi gibi
    Tam ortasından ikimizin
    Konuşur gibi içimden
    Gecenin fotograf yalnızlığındayım
    Belki hüzün
    Belki aşk
    Adını nasıl unutursa insan
    Ne kadar eskirse bir yazı
    Yağmurun titremesi gibi
    Suyun yanması gibi
    Diz dize oturmuşum yaşamla

    Kirpiklerimi döktüm şehir ıslandı
    Ağlamak ince belli çay bardağı..!
    Murat Çelik

    Biten Bir Aşkın Can Damarını Kestim Ben


    “Zaman içindeki acıyı yıkayacak Acı zamanla yıkılacak……”

     
     
     
    Sonunu bildiğim hayat oyunlarına tutanak yazdım yine….
    Payıma düşen ihanetleri aklamak,yazgımı teselli etmek düştü yine bana..
    Ben gittim,ben çizdim isminin üstünü….
    Yalnızlık durağının istasyon şefi,kalbime,
    Ben verdim emiri,ben istedim sonu görmeyi…
    Bitecek bir şeydi biliyorduk...
    Korkuyorduk biçilmiş sonları giyinmeyi,
    Umursamıyorduk,mutluyduk….
    Güçlüydük,sözüm ona cesurduk her ikimizde…
    Ne çok sözler veriyorduk,gideceğimizi hesaba katmadan günün birinde…
    Yalanlar söylüyorduk,pembe yalanlar….
    Düşler kuruyorduk,gelecek adına…
    Kucağımıza alacaktık kızımızı dört yıl sonra ….
    Sen öyle çok kaptırmıştın ki kendini….
    İnanıyordun anlattığın masallara,benim gibi…
    Bir gün –gideceksin—dedim,
    --Asla,gidecek biri varsa o ben değil sen olacaksın—dedin,
    diğerleri gibi…..
    Her güzel şey bitmeye mahkumdu aslında,
    Kavuşamayacaktık,yazdığımız mutlu masalda….
    Gerçek günün birinde dikilince karşımıza,
    Sert bir yumrukla,dağıldık…
    Anladık ki,
    Bitmeye Mahkum bir aşkın can damarının kesilme vakti…
    Sen suçu bana yıkmaya,kendini haklı çıkarmaya çalıştıkça…
    Anladım ki,
    Hayatımda ki tüm hikayelerin sonu aynı bitiyor..
    Biten bir aşkın can damarını kestim ben...
    Sense, susarak uğurladın beni senden..

    ELİF TUNCER

    Bitti Diyorsun

      ( aşk'ları suskunluklar vurur)

     

    bitti diyorsun
    kocaman bir hava boşluğu oluşuyor yüreğimde
    birden üşüyorum
    çok üşüyorum
    garip bir dengesizlik../..yön devinimi
    otomatik bir yüreğim yok ki,
    o girsin devreye ve kurtarsın beni

    ne garip değil mi..?
    şimdiki zamanı yaşayıp,
    gelecek zamanı düşünürken,
    birdenbire geçmiş zaman kipinde takılı kalmak
    ve dalıp gitmek garip bir bilinmezliğe
    hemde çok garip
    türk dili edebiyatı şeklinde yaşanıyor aşklar
    türk dil kurumuna kendini beğendirmek ister gibi

    bitti diyorsun
    kırılıyor düşler birer birer
    ortalık düş kırıklığı sitesi
    ortalık yangın yeri
    nasıl toplarsın diye sorsam..
    hayır../..cevaplama
    konuşmama hakkına sahipsin
    söylediklerini aleyhine delil olarak kullanabilirim
    istersen bir avukat tut diyeceğim ama
    bir avukat bile temizleyemez,
    çıkardığın yangının küllerini

    susuyorum
    susmak ağır gelsede
    bu kadar kolay işte
    kocaman bir yaşanmışlığı,
    sokaktan geçen eskiciye verir gibi,
    arkanı dönüp de gitmek
    üstüne kaç para aldın,
    yetti mi bir akşamlık otuzbeşliğine..?

    bitti diyorsun
    vuruyor bütün dalgalar yüreğime
    vuruyor umarsızlığın bütün bedenime
    şarkılar söylüyorum hiç durmadan şarkılar söylüyorum bir kalemde silebilenlere

    bitti diyorsun
    bu kadar kolay söylüyorsun
    cinsiyetsiz bir sevda bırakıyorsun şehir çöplüğüne

    bitti diyorsun
    tek bir kelimeyle kan döküyorsun..
    PELİN ONAY

    Zaman Yaralısı

     
    Zamana bırakmak öylemi..
    Kağıt kalem de bir yere kadar,
    yazmanın içi dışı komple sessizlik telaşı..
    Sakladığım ne çok şeyim var ama
    hepsini anlatıyor gibiyim ordan bakınca..
    Yazdım, sildim,
    üzerini çizdim..

    Ne gerek varsa giderken bile sevdim ben seni,
    yemek yerken bile,
    bakkaldan sigara alırken de hatta..
    Önemli olan zamana bırakmak değil,
    zamanla bırakmamaktı üstelik.
    Ağrıma gidiyor,
    Yaralarım kanıyor sus..

    Nedir bu,
    açıklama istemeye hakkım olan bu şey ne?
    Bahaneler yağmurunda
    sırılsıklam olmayı tercih etmiyorum bil.
    Üşüyorum ayrıca, hava buz kesti yaz vakti.
    Bu kader dedikleri şey sensen
    neden bu acı tohumları yüzümde?
    Büyüyüp serpilmesi için
    özeniyorsun farkındayım.
    Nasıl bir gururdur şimdi sana bu,
    oyy oyy.. Her yeni sayfaları sana yazmakta ne böyle..

    Bu aşk değil, aldanışımdır belki de..
    Belki'siz yaşamlarda olmayı umarken..
    Birde keşkeler vardı,
    çok lazımmış gibi..
    Zamanlamaları hep mükemmeldi üstelik.
    Baş tacı yaptığım pişmanlıklarımın üzerine
    İyi gittiler zehir tadında..
    Doymuştum ama, neyse..
    Zaman dediğin en büyük yalan biliyorum..

    Şimdi ya gel,
    ya da ben gidiyorum!

    Bir Gün Sustum

    Bir gün sustum,
    değer miydi serzenişinin
    adı konmaz cevaplarıyla,
    nereye saklanacağı şaibeli bir nefretin şerefine...
    Günlerin sevdaya boyanmış kırmızılarına,
    mor krizantem anlamları yükledim...
    Bildiğim doğrular hala doğru mu bilmezken,
    sen yokken üzerini çizdim tüm Seni Seviyorum’ların...
    Geçti mi diye sorsalar,
    geçmiyor ki zaman..

    Bir gün sustum,
    sanki avazı çıktığı kadar çığlık atar gibi,
    sanki sert sesli harfleri içime sokar gibi,
    gibileri fazla itiraflar gibi...
    Ölümden kederli, aşktan bedelli,
    yaşlanmış köpek misali
    itip kakılan bir acının ortasında...
    Bir halta yaradı mı diye sorsalar,
    o bir halt etmiş,
    hayatsa umarsız..

    Bir gün sustum,
    yarim mesken tutmuşken tüm utançları,
    ar diye sarılmışken tüm günahları,
    teninde iz bırakmışken bilmediğim yasakları...
    Sevdiği yerden kanattı ya,
    unuttu mu diye sorsalar,
    eller yarasını saramadı ki,
    kalpten müsaade çıkmadı ki,
    kara saçlarından o mu suçlu ki...
    Al bu şiiri de sana sustum,
    kalmasın diye hiçbir ahın,
    helal olsun gözyaşlarım
    ve olmaz olsun gel diyen haykırışların!
    Şimdi garezim bana,
    pişmanlıklar sana,
    küsüşler tüm dünyaya...

    Susuşum kendimden,
    gidişim kendinden,
    bitişin kendiliğinden...

    Şimdi Kan Kaybeden Bir Yaradır İçimdeki Bozgun


    Bir tufanda boğuldu sevinçlerim.. Ne vakit Uçursam beklentilerimi umudun gökyüzüne; soğuk rüzgarlar döve döve içeri aldı beni… Mermileşmiş yasaların kesin hükümlerine geçmedi , sayfalar dolusu savunmalarım..Ne yana dönsem hükümlü duvarlar örüldü gözlerime…. Şimdi kan kaybeden bir yaradır içimdeki bozgun…

    Zafere gidilecek yollar ortadayken,kelime oyunları arasına sıkıştırılan , yüklemsiz cümleler kaldı avuçlarımda… Yine yanlış notalarına bastım hayat türküsünün… Kanlı bir yenilginin,kangren olmuş düşlerini kesiyorum kör bir bıçakla.. Koca taşlarla vuruluyor habil yüreğime; Ölüm kusuyor kabil soylu haydutlar… Öldürülüyorum faili meçhul satır aralarında…

    Şimdi hangi kapısını aralasam düşüncelerimin; Adını özgürlük koyduğum tutsaklığıma açılıyor bahçesi Sonra ;hapislik başlıyor içimde …Odamın ışıklarını gündoğumuyla söndürmeyi öğreniyor uykusuzluğum…Üstümde kuşları vurulu sağır bir gökyüzü… Uzaklara sürgün edilmiş bedenimle, başımı ağırtan cümleler biriktiriyorum yenikliğimin kavrukluğunda…

    Uykusuzum…

    Uyanıyorum gecenin kör bir vaktinde; Birden bire duvar,birden bire hüzün.. aç karınla sigara içmeyi dayatıyorum ciğerlerime… Nereye sığınsam bıçak gölgesi düşüyor yalnızlığıma.. Uykusuzum,Zulmün bağrında şafaklar sökülüyor demir meridyenlerle çizilmiş penceremde... Vuruluyor gölgelerin acıyan yanlarıyla taptaze papatyalarımın ömrü… Örülüyor kalbime birbirini tutan keskin tel örgülerle.. Güneşim kolumda türküler okurdum oysa...aldırmadan yağan soğuk yağmurlara..

    Şimdi yatağını unutmuş dalgın bir ırmak akışlarım.. Ne denize ulaşabildim ..Ne de ırmak kalabildim... Durgunum...

    HASAN KARADENİZ