iklim's profileİmlâsı yoktur gitmenin.....PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
aşk ta tıpkı elif gibidir,bismide gizlidir,ama okunmaz.o olmadan da besmele sese gelmez.o her şeyin içindedir,ama hiç bir şeyde görünmez. hz.mevlana
İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..Vav Harfi, ’ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına dektir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.
Ey aşkın binbir başlı vav hali Ey sonsuz kavram Gaflet vaktinde Gel gönlümün üstüne Usta bir hattatım ben Aşkı çizerim mekânlara Aşk sığmaz ki bu ummana Vav olur gözlerimiz Bürünürüz canlara Bir seyyah gibi Gelip göçen, göçüp giden Bu mekândan mekân’a Demem o ki Tarifini yapamam ben imkâna Bir hattatım Zamana vav çizmekteyim Hilalin dolunaya Dolunayın hilale dönüştüğü zamana
Ve mahlukat Nefes nefes aşk çekerken Mevla’ya Üstümde aşk kokusu var Yaşadıkça beni yontar Ve benzetir insana Elimde vav Gönlümde vav Gözümde vav Dem dem vav kesilirim Beni insan yapana Ey kalbimden geçeni bilen Allah’ım “Kulum” de kâfi bana İster nârına garket İster nuruna
Meşhur bir hikayedir:Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; “efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek ; “efendi o “vav” her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der...Ruhları şâd olsun üstadların...
"Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir" Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur. İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!” Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde..
Alıntı.
Malumat![]() Bana, firarı meşru kılar bu şehir ve sütliman geceleri… dilimde ardışık hüzünlere belenmiş nadan türküler. ömrümün üstünde kırdığın bunca aynayla nerenden tutayım hayat seni?
- arka bahçelerden haber var : Yutacak seni dehrin şehla bakışları!- yürek gazada! cânımı perçinliyor mütemadiyen veda… tane tane ölüm düşüyor yağmurun ceplerinden toprağıma! kalbimde öyle nahif duruyor bahar düşleri… üstüm başım kan içinde kalır çekip giderken sen! söylenir dururum saçlarının şarkısını. geceler, dumana karışmazsa geçmeyecekler… belimi büken bu efkarla gitsem ben hep gitsem… belki soğur içime yayılmış verem. önüme katsam da anılarımı biliyorum yine de kalacak izi hayatımda kangren aşkların! ama bak yağmurun gölgesi dokunuyor kanıma! - kuyulardan haber var : Bitmeyecek Haziran’ın başlattığı!– her şey seni bana getirebilir. çürük bir sigara mesela. mesela soylu nazımlar! renk atıyor semada yıldızlar birer birer. değişiyor her şey. düğümler düşüyor benim de payıma, düğümler düğüm üstüne! üstelik yakamda kristal laleler, baksan zâr olacak belki de… bakmazsan dağ! seni bana getirecek bir gün bütün bu her şey! - uzaklardan haber var : Yakınlardan kop da gel!– otantik fonlar gevşetiyor yumruğumu. adımlarımda o eski teslimiyet yok. bir kar tanesi yetiyor intihara üşüşmeme. okul sıralarına kazıdığım nasipsiz tarihlere sebep oldu kendime bile mahrem oluşum. üsteleme! bakışlarım, bir şiirden daha fazlasını veremez sana. ben en çok aşktan düşerken –var-ım! riyakâr yeminler genişletiyor göğsümü… - mektuplara cevap var : Yüzü seçilmiyor sensiz, kaldırımların!– en tenha yanlarıma yürü, kurşun kurşun. haylaz bedenim kadife rüzgârlarla un ufak olmaya ayarlanmışsa da erguvanî sözler ula kalbime… toy sevinçler vursun yüzüme tebessümleri. içimde bıraktığın o pak heveslere rağmen kalbinden mi öpeyim Cân’ım seni? - mektubuna cevap var : Şimdi çamurlu ayakkabılarla çiğnenseler de Vaktiyle seni andı diye bahtiyar bu yaralar! Eda Aktaş Tanım-Sızım
Hüzün kokulu beyhude gençliğimin anısına,iki damla göz yaşına bir de idamlık bir aşkın son arzusuna yakışır bir gece yayılıyor odama,sabaha ramak kala...yastığımın altında yıllar öncesinden kalma bayat bir kaç mutluluk ilişiyor gözlerime...sahte bir tebessümle dudaklarıma konduruyorum belki bu defa işe yarar diye...sonuç yine hüsran...neden bu gülücükler büyük geliyor yüzüme? Uykuyu unutmuş,düş korkağı gözlerime uyku değmeden soluk düşler bulaşıyor...Bitmeyen geceyi sabahlamak adına düşler biriktiriyorum uyku garibi gözlerimle...Sabaha bir gece kala,kalan son düşlerimi de tüketiyorum üşümüş gözlerimle...Nefesim kan kokuyor...Aldığım nefes yetmiyor ciğerlerime...Kan bağışlıyorum bileklerimden nefesime...Ölmeme bir nefes kalmışken yeni bir düş bir nefes daha katıyor solgun benliğime...Kör gözlerimle istemsizce izliyorum son düşümü son nefesim tükenene kadar... Hiç tanımadığım yüzler oynuyor bu düşün baş rollerinde...İsmini bile duymadığım bir kent büyüyor içimde...Aşk firavunlarının kenti...Sol yanımda sakladığım son yalnızlıklarımı çalmak istiyorlar benden gözlerine aşk pusmuş firavunlar...Kaçıyorum...Ama sadece Yalnızlığımı öldürüyorum iki durak arası gelgitlerle..."Tanrım" diyorum..."Bu kentte neden bu kadar çok durak var?" Bütün yalnızlıklarım tükeniyor birer birer...Her durakta gözlerime aynalar batıyor...Kör oluyorum önce...Sonra birden gözlerimi görüyorum aynalarda...Gözlerim kimsesiz bir kenti hapsetmiş kan kokan siyahına...Bu düş ne zaman bitecek?...El yordamıyla yürüyorum hiç tanımadığım sokaklarda...Birkaç adım susuyorum…Sonra…Sonra bir adım daha düşüyorum hayata,bir ayrılığı daha yüklenerek…Her adımda bir ben yitiriyorum…Ve sonra...Son durağa geliyorum elimde kalan son benle...Buğulu gözlerle okuyorum yazanları..."SON DURAK ÖLÜM...YOLCU KALMASIN...!"...Bakıyorum etrafıma tek yolcu benim...Durağın afişinde ismim yazılı...Son nefeslerimi sayıyorum çaresiz..."Gel" diyorum artık Azrail'ime..."Gel ve bitsin bu düş..." Bileklerime kırılmış aynalarımın cam kırıkları pusuyor...Buz tutuyor yangın kokan saçlarım...Dudaklarım...Dudaklarım hükmünü yitirmiş bir yalnızlığın son demlerine kuruyor tebessümün dar ağacını...Yalan bir tebessüm konduruyorum önce dudaklarıma...Sonra bir yenisini denemek için intihar ediyorum öncekini...Sonra bir diğeri...Elimdeki bütün tebessümler tükeniyor...Bekliyorum çaresiz...Birden gidişin geliyor aklıma...Ayaklarıma batıyor yokluğun...Yürüyemiyorum...Bileklerim kan damlatıyor kentin son durağına...Düşüyorum...Azrail’ime bir nefes kala bileklerimden tutuyor gidişin...Gidemiyorum...Bir düşün kan kokan siyahından,ölüme vuslat kala,gecenin efkar yüklü gözlerine düşüyorum...Uyanıyorum...Yine ölmemişim... Düş kaçağı gözlerimi asıyorum gecenin zifiri yalnızlığına...Gecenin sabaha en yakın olduğu an hüzün değiyor şakağıma...Ben en güzel satırlarımla kaleme adını sayıklatıyorum…Bak ben yine ölümden dönüyorum ölüme meftun bir hayata...Ölmeyi bile hak etmiyorum ya...İçim acıyor...Ben iç kanamalı bir hastayım...Cesetler biriktiriyorum kalbimin morguna...Ceplerimden taşıyor işlediğim bütün cinayetler...Korkuyorum...Lisanım en aşk yanlarından suskun,kalbim en acıyan yerlerinden vurgun...Sessizliğimi bozmama ramak kala sabaha çıkacak kadar susacaklarım var yanımda...Bir damla aşk muhtaçlığında hangi gece varmaz ki sabaha? Tanımsızım...Suskun bir aşkın zanlısıyım...Faili malum bir cinayetin bilinmeyen mağduruyum...Ruhuna fatihalık bir gençliğin mekanı cennet olamayan kişiliğiyim...Hükümsüzüm... Şimdi yaklaşmayın bana ne olur...Dokunmayın iç kanamalarıma...Bir ölümden dönüyorum,yaralıyım...Bu defa yalnızlığımdan vurgun yedim...Suskunum...Suskun günceme son nefesimi veriyorum dokunmayın bana...Yalnızca öldürün beni en aşk yanlarımdan...Vurun şimdi kelimelerime aşk kelepçesini...Işıksız zindanlarda aşksız kelimelerle tüketin kalemimi...Katilin katline muhtaç bir maktülüm...Aşksızlığa hüküm giydim...Müebbetim...Ve iyiyim... Ve son nefesim: ADI YALNIZLIKTI,AŞKTI ACITTI...! Fatıma ARSLANER Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşallah”
Varlığın sarp yokuşlarında nefesi kesilir insanın.
Dudağına değince “İnşallah!” sözü; varlığı yoktan varedenin, yokluğu hiç sebepsiz varlığa doğru genişletenin iradesinden nefeslenir. Zamanın dar köşelerinde sesi eksilir insanın. Sesini bürüyünce “İnşallah!” kelamı, zamanı genişletenin, ömrü ebede bitiştirenin dilemesinden beslenir. Gündelik telaşların hızla inip kalkan göğsünde aklı daralır, kalbi yorulur insanın. Kalbini atınca “İnşallah!”ın asude iklimine, aklı aklanır, kalbi durulur. Dünyevî önceliklerin hazla gidip gelen sarkacında ruhu hoyratça savrulur insanın. Yüzüne gülünce “İnşallah!”ın muştusu, ruhu sılaya taşınır, hüzünleri yağmurda ıslanır. *** Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşallah”... “Ben benden ötesine teslimim...” diye/bilenin inşirahıdır “İnşallah”. Kendi varlığının yükünü zayıf omuzlarından atıp hafiflediğinin resmidir “İnşallah”. Kendini kendinden öte taşıyan/taşıran insanın kabuğunu zorlayışıdır “İnşallah”.. “Ben buradayım ama burada kalmaya razı değilim...” diye/bilenin meydan okuyuşudur. Ellerine kudret elinin sarıldığını, gözlerine bin kutlu nazarın ışık olduğunu, yüzünü çevirdiği her yönde tek ve bir teselli vechinin beklediğini ilan edişidir. Kalbine yüklenmiş dağları bir nefeste silip süpürmektir inşallah. Varlığın koynuna tutunmuş insanı sonsuzluğun ufkuna doğuran bir sızıdır “İnşallah”... *** İnşallah, sebeplerin kör kuyusuna uzatılan ışıltılı bir kovadır. Ağaç köklerini ve toprağı kucaklaştıran “İnşallah”tır; toprağa hayat bahşetmektir, taşa pınarlar dilemektir. “Allah dilerse” tohum toprağa katışır; toprak ve tohumun boş ellerine çiçekler sunulur, kurak avuçlarına hayat akıtılır. Nereye indiklerinden habersiz, rüzgâr nereye eserse oraya gitmeye hevesli yağmur taneleri, “Allah’ın dilediğince” boynu bükük toprağı sevindirir, güllerin al yanağına gözyaşı olur, sabahın ak göğsüne şebnem diye tutunur. “Allah’ın dilemesiyle” sert ve ağır taşlar, ince ve nazenin köklere yol olur; o latif güzellerin kalplerine dokunmasıyla yollarında toprak olur. *** İnşallah, Yusuf’un[as] kuyuya iten hainlerin tuzaklarının itildiği kuyudur. O’nun dilemesidir ki Yusuf’u kuyudan çıkardı, kuyuyu Yusuf yüzlülere sırdaş eyledi. İnşallah, Yusuf’u[as] ucuza satan bezirgânları yok pahasına satan sırdır. O öyle istedi ki, kölelik ve kulluk Yusuf’la nice kralların erişemeyeceği şeref ve itibar bilindi. İnşallah, İbrahim’i[as] ateşe savuran ateş yüzlülerin kavrulduğu ateştir. O öyle diledi ki İbrahim’in teninde ateş güle çevrildi, alevin yanağından serinlik devşirildi. *** Dudak ile tebessümü birbirine yapıştıran sırdır “İnşallah”... Yüzün yüzüne düşen hüzünleri dağıtan dokunuştur “İnşallah”... İki kalb arasındaki soğuk mesafeleri eritip ısıtan ateştir “İnşallah”... Güneşin alevlerini gülün yanağına al al indiren serinliktir “İnşallah”.... Kelimelerin suskun hecelerinin koynuna anlamlar sunan hikmettir “İnşallah”... Sesleri söze bürüyerek birbirine bitiştiren, kaynaştıran mayadır “İnşallah”... Göğüslere nefesleri ele avuca gelmez, dokunulmaz, şeffaf bir genişlik olarak dokunduranın tenezzülüdür “İnşallah”.... *** “Elif”tir İnşallah... Varlığın alfabesinde dimdik duruştur. “Lâm”dır İnşallah... Yokluğun koynunda dupduru bir b/akıştır. “Mim”dir İnşallah... Hicranın solgun yanağına dosdoğru bir Muhammedî eğiliştir.
senai demirci Kitab-ı AŞK-Ayine Aşka Methiye
"Doğumsuz, ölümsüz, artmaz, eksilmez bir güzellik" diyor Eflatun aşk için. "Artmaz" kısmında külliyen yanılıyor üstad. Bir çoğalmadan ibarettir çünki aşk, bir coşmadan, kabarmadan, büyümeden ibarettir. Devamlı artmayan bir duygunun aşk olması ne mümkün?
Ahsenü'l-Kasas buyurulmuş Yusuf sûresinde; aşkı anlattığı için bu sûre. Mevlâna "Zeliha o hâle gelmişti ki..." diyor, '... çörekotundan öd ağacına kadar her şeyin adı Yusuf'tu onun için. Yusuf'un adını başka adlara gizlemişti; mahremlerine bu sırrı söylemişti. Mum ateşte yumuşadı, dese; sevgili bize alıştı, yüz verdi, demiş olurdu. Bakın ay doğdu, dese; söğüt dalı yeşerdi, dese (...); başım ağrıyor, dese; başımın ağrısı geçti, iyiyim, dese hep ayrı mânâları vardı bu sözlerin. Birini övse onu överdi, birinden şikayet etse onun ayrılığını söylemiş olurdu. Yüzbinlerce şeyin adını ansa, maksadı da Yusuf'tu onun, dileği de.." Ne din, ne de yasalar yasaklamıştır aşkı; yürekler Allah'a aittir çünki. Bir şeyin aşk olabilmesi için tutkulu olması, patolojik olması, anormal olması gerekir zannımca. Aşk bir bedenî hastalık olsaydı yalnızca, hastahanelerde tedavi ederlerdi onu; oysa bimârhânelerde timara çekilir aşk son ucunda. İştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda düğümleniyorsa; derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku girmiyorsa gözlere, şen bir mecliste adı anıldığında onun, inziva engin bir boyut kazanıyorsa, hamasî bir söylevin tam ortasındaki bir kelime, bir cümle ne dediğini bilmezleştiriyorsa insanı, işte odur aşk. O ki, göz kapakları kapandığında karanlıkları son bulmuyorsa, ne cür'et aşktan söz edile!?.. Aşk şiirdir, "şiir gibi"ye çıkar yolu. Mahlas seçerken "Aşkî(aşkla ilgili, âşık)" sıfatım tercih edenler bilir aşkı. Hak âşıkı diye eline bağlamayı alıp yürek yaralarını çığıranlar bilir. Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk. Aşk acıdır, hasrettir. Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir. Gözyaşı ve âhtır; tazarru ve münacattır. Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır. "Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama görüntüleri binlerce türlüdür" der bir bilge. Üç çeşidini söyleyelim biz: Aşk beşerîdir; şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden girer, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır. Aşk platoniktir; sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Sîretini süslemeyenler yol şaşırır. Aşk İlahîdir; imanla başlar, vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar, başını verir. Gönül ki Allah'ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder. Bütün milimetrekarelerinde aynı sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acep?!.. Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu aşk sanarak yaşanılan ömür adına vâ veylâ ve vâ esefâ. Bir Cemâl'e kul, bir Ahmed'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır, ya aklı mı vardır ki!.. Âlem bir aşk için yaratılmış ve "Aşk imiş her ne var âlemde!.."
İskender Pala
Firak Vurdu Canevimden![]() Sustu kalem konuşmadı… Bin bir hicap, bin bir nedamet ve arla kızardı kalem; bozardı kalem… Nasıl konuşsun kalem? Nerde o cüret ve şecaat; nerde o şevket ve keramet?... Taş kesildi kalem… Kalemi tutan elden can çekildi, kurudu kalem… Kaleme hükmeden yürek titredi; durdu kalem… Hani ya işte, ne yapsındı kalem? … Evvelki gün aşka yelken açmış, bir nebze de yol almıştı gönül. Dün ise aşk kulesine merdiven dayamış, basamak coşmuştu gönül. Şimdi aşkın sadedinde can tarağa dayandı… Zaman dondu kaldı, mekânı yeller aldı… Aşkın yangını, her cana alev saldı… İşte aşkın mezbahanesinde, can çekişmeliydi gönül. Ama gönül mahcup ve ürkek, ölümle becayiştedir er meydanında… Kalem kırık, gönül derbeder, can tarumardır aşk meydanında… Keşke, canhıraş yangınlara göz kırpmadan, atlayıverebilseydi gönül… Keşke dehşete bulansa; yaralar kaplasa; kanlara boyansaydı gönül… O zaman anlar mıydı, her mekânın cennet olduğunu ve her anın vuslat olduğunu, aslında. … Aşkın deli narına, gözyaşları sağanak olur, Mümin mazlumhanelerde… Aşk oduna yanmayı, göze almasa da can, yine de yanar firak ateşlerinde… Çünkü suçludur, günahkârdır, sefildir can. Vuslat tahtına yaklaşamaz; zira kirlidir, hordur, hakirdir can… Sanırdım öznesi benim aşka dair her cümlenin… Zarfıydı gönlüm, vuslatın her yüklemine… Nedenler oysa hayat romanım, baştan sona firaktan mürekkep… Ve ayrılık, benim lügatçemde her sözcüğün, nedendir karşılığı? … Tenhadayım… Yine tenhadayım… Efendisinden kaçan bir köleyim ve yanıyorum ırak zemherilerde… Ben kimim, nerdeyim? Bu yabancılar da kim? Neredesin ey İbrahim(as)’in duası? Ben ateşsiz yanıyorum, niye?... Ve neden İbrahim(as)’i yakmaz ateş?... Yoksa ateş de mi anladı; aşkımı sattığımı? Sakın bana ateşin, aşk olduğunu söylemeyin!... Yanarım yoksa… … Ben körpe bir neferiyim bu çelebi aşk kervanının… Çok fazla olmadı, kat ettiğim yol; ama asırların yükü var omzumda. Ve ben kıtaların kirine bulandım, bu kadarcık ömrümde… Çamur yedim, bataklık diplerinde… Kir yedim… Hayat çürüttüm ve ayak sürüdüm mehtaplı bir gecede, aşk yollarında… Bundandır işte, hüzün yüklü bir hamalım; çirkef asrının ahtapot kollarında… … Dizimde uyuttuğum Yakup (as) hala ağlar Yusuf (as)’una; ben en öksüz ninnilerle bağrımı paralarken. Hayalimde hep vuslattır gezip duran ama, Zekeriya (as)’nın duasına bile sığmıyor günahlarım. Ve değince isyanımın közüne, avuçları Meryem (as)’in; o mübarek elleri yanıyor… ben, hepten yanıyorum… Ne ki ben, batık bir sandalım, Yunus (as)’un fırtınalı denizinde… Ne ki ben, kayıp bir umudum, yarenler mağarasının kuytu köşelerinde… Öyle ki ben, cürmünü dağlara yüklemiş; dağları da dağlara yüklemiş; onları da belalı başına yüklemiş, sefil bir yolcuyum, dünya gezegeninde Ne aşk tanıyor beni, ne de ben tanıttım kendimi, bir tanışma faslında, sevgiliye… Öyle çaresizim işte, şehrin izbe sokaklarında… Öyle umarsız, öyle aşksızım işte, firakın netameli sahillerinde… “ben annemin rahmine düştüğüm günden beri” Ne yanabiliyorum erkekçe aşkımın tandırında, ne de yangınsız yaşayabiliyorum sevdanın gülzarında… Bilmem ki nasılım, niceyim ben, sevgilinin nazarında?... İşte bu benim; kırık sazım, yanık avazımla, perişan; firakın ahu zarında… … Vuslat vermesen de ey yar; sebat ver bari! Kırılmasın mazlumların artık, her bahar umutları. Mihrabi secdelere koyduğum alnıma, hicabın izi düştü. Bin ahla kanayan yüreğimi koydum tevbe fırınına. Bir tevbelik nefes ver rabbim! İçimdeki volkanı haykıracak bir ses ver! Aşkında yanacak heves ver! Her vuslatın mekânı, âşıkların son durağı, neşvedar bir Firdevs ver! Nurullah Gülsever SuFi![]() 1. baş kısmı - “edeb yâ hû”
2. kalp kısmı -“Allah” 3. sırt - göğüs kısmı - “âh mine’l-aşk” 4. sağ etek kısmı - “yâ hazret-i mevlânâ” 5. sol etek kısmı - “bu da geçer yâ hû” 6. sağ etek iç kısım - “hoş gör”
İstif-Uygulama: Mustafa Nazif
Aşk-ı AfîF
giderken çok söz söylenmez;
sükûttur her gidiş: gizlerken adımı, heceliyorum;
Mustafa Nazif
Dua
s/O’na yakınım, sana uzak.. Pandoralar yüreğimde tutsak... Hayat paylıyor düşlerimi... Kurduğum kentlerin orta yerinde günahkar bir acının, Hüzünle yoğrulmuş gülüşü oluyorum. Soyut bir imgenin üzerinde iğne oyasıyım, Ve ben bile dokunamıyorum. Geç kalmışlık ve inilti çıngırakları var kahırlı geleceklerde, Düşlediğim tarihin ertesinde... Yok oluşlar biçiyor artık kefenimi Ve yarınlara ektiğim sızılar...
Tek çare; s/O’na yakınım, sana uzak... Tek gidişlik yolun kaldırımları ak... İhanetin kursağında kalmışlıklarım var, Yakın tarihli alacaklarım var, Ve ben açmadıkça inadına kapanmaz sayfalarım... Bu düzlük birazda kumpas... Yolun sonunu uçurum köprüleri...
s/O’na yakınım, sana uzak... Kan tutuyor beni... Yanışım ilk değil nasılsa, Dumanım ezelden beri tütüyor. Hangi sona daha yakınsa sonum, Orada giydirsin hükmümü, Ki ben rengimi kızıl gölgelerin nefesinden alıyorum... Ve dilimde aynı cümleyle başlıyorum “dua”ma “s/O’na yakınım, sana uzak”...
gülay sağlıcak
M.Akif ERsoy Yurda Döndü
Zulme Rıza Göstermeyen Şair:Mehmet akifMehmed Âkif, “Safahat” ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“… Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım… -Boğamazsın ki ! -Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum. Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu… İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu? … " Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir. Mehmed Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler, esere taşınmış, üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘gerçekçilik’ üzerine kurmuştur diyebiliriz. “Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim… İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim. Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek : Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek” Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmed Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmed Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir. “Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…” Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmed Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve müslümanca yaşamayı ilke edinmişti. Mehmed Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” ( Hud Suresi 113). Peygamber Efendimiz(s) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse Allah o zalimi ona musallat eder.” Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor. “Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım… -Boğamazsın ki ! -Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.” Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmındaki karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş daha bir ete kemiğe bürünüyor. “Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…” mısrası bize Mehmed Âkif ile Tevfik Fikret arasındaki kavgayı da hatırlattı. Tevfik Fikret, “Tarih-i Kadim” ve “Tarih-i Kadime Zeyl” isimli şiirlerinde mukaddesatımıza açıkça saldırır. Mehmed Âkif bu çirkin saldırıya başka bir şiirinde şöyle cevap verir: “ Şimdi Allah’a söver…Sonra biraz bol para ver Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder ! “ Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor: “Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam… Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor Mehmed Âkif, “istiklâl” kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. “Mehmed Âkif , kelimenin tam anlamıyla “istiklâl” şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı savaşılması hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet vermiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısrâ vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekiyor. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen “altın lâle” tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir. İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır. “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.” Hiç kimse beni kendisine kul, köle edemez; beni keyfince yönetemez anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır. “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu… İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?” Bu mısralarda şairimiz acıma, merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmed Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hakim. Mehmed Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer. “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder. Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmed Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir. Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmed Âkif’i yeniden okumalıyız. MURAT SOYAK
Gidiyorum...
..bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum..Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana..Yolun açık olsun..!
Puslu bir sabah ayazını peşimden sürükleyerek gidiyorum. Yalnızlığımı köhne bir sandalın sahipsiz sürüklenişine bırakırken, hüznüm ardından ağlıyordu. Alışkanlığından vazgeçen bir tiryaki gibi sıkıp yumruklarımı, arkama dönüp bakmadan gidiyorum.. Sahibi olmadığım ama üzerime zorla giydirilen bir beden büyük bütün kaçışları ihtiyacı olanlara bırakacaktım, vicdanım el vermedi. Usulca soyundum ve sahiplerine geri verilmek üzere bir kenara bıraktım hepsini, gidiyorum..Umudum küçük bir kız çocuğu, el sallayarak çağırıyor beni uzaklardan. Israr etmeyeceksin kalmam için ama hani olur ya, yine de etme. Yapamadığım tek şeydi baharda kardelen yetiştirmek. Sen onu istedin, mahcup oldu yüreğim, gidiyorum..Oysa benim de hayallerim vardı; dans edecektim yağmurda, sonbahar’a vedaları değil gülüşleri yapıştıracaktım, çiçekler alacaktım olur olmadık zamanlarda. Fazla geldi çıplak elle çizdiğim resim tuvaline. Konuşturma beni giderayak çünkü ödünç aldım suskunluk adını verdiğin silahını, gidiyorum.. Eskiden olsa eteğimi çekiştirip beni kandırırdı içimdeki çocuk, üzüleceğimi bile bile.. Gözlerine buzdan sarkıtları sen mi yerleştirdin ki artık ağlayamıyor bile. Onu bu kurak, duygusuz ve yeşili az topraklarda, her şey iyi olacak gibi asılsız vaatlerle büyütüp, hayata kazandırmam olanaksız. O çok sevdiğin korkularını, her mevsime açık pencerenden içeriye bırakarak, içimdeki her şeyden habersiz çocukluğumu yanıma alarak gidiyorum..Sen bir bedenle sevişmek istedin, bense yüreğinle ve beyninle ve gözlerinle...Adımlarımızın uyumsuz olduğunu neden hemen kabullenemedim diye kırılarak kendime, gidiyorum.. Yüreğimi çıkartıp her şeyiyle masaya dökerken, senden daha cesur olduğum için utanma sakın. Bu cesaret, çocukların masum dualarından çaldığım inatçı bir bekleyişti sadece. Bana balonlar alabilecek kadar yürekli bir sevgiyi, korkularıma rağmen başım dik karşılayacağıma dair söz vererek gidiyorum..Bir bedeni değil, bir yüreği özlediğin vakit, umarım zamanın olur güneşin doğuşunu huzurla izlemek için.. Pelin Onay Sen Kaybından Olacak SonumVakit gece yarısı Hüzün kar beyaz iniyor gökyüzünden kimsesizliğimin üstüne İç çekişlerimden buğulanmış gözlerimin ardından insanlar geçiyor,telaşlı… Ömrümün en derin uçurumunun kıyısındayım bu gece Ve ölüm bir “ayrılık” ötemde Yürüyorum… Her adımda kentin ayaza durmuş nefesi işliyor içime Hadi yâr tut gözlerimden… (d)üşüyorum! Neredesin? Gittiğinden beri gelmeyişlerinin kapı eşiklerinde nöbet tutuyor gözlerim Ve hiç tanımadığım çocukların isimsizliğinde arıyorum seni Belki hâlâ aynı şehrin sokaklarını tüketmekteyiz Az önce yanımdan geçip gittin belki de! Kim bilir? Yâhut binlerce kilometre var aramızda Ve bir yerlerde bana benzemeyen birini beklemektesin Ama sen bil…! “Bülbül gülce,ben sence konuşuyorum nicedir…” Unuttun mu? Birbirine koşan cümlelerimiz vardı Dudaklarımızın kelepçe yüklü şehirlerinden kaçan Ne vakit aşk düşse geceye; Mısra mısra sevda damlardı parmaklarımızdan Ve kafiyeler dökülürdü uykusuzluğumuzun üstüne… Karanlığa sarılır,ağlardık… Sonra kelimelerimiz öpüşürdü aşkın parantez içlerinde Biz utanır,susardık…. Söylesene kandırdın mı beni? Yüreğinin tüm acılarını içime saldın ve benliğimi çalıp gittin mi benden? Öyleyse sen de yalancı çıktın yâr! Sen de aşkı “var” zannettirdin bana ve gittin Sonrası hiçlik,sonrası acı,sonrası bir yokluğun başlangıcı… Yoksun! El ele yürüdüğümüz tüm yokuşları devirdim dilimin üstüne ve sustum! Sesim yokluğunun ayak izinde gömülü durur şimdi Ve yüzümde kırılgan gülümseyişleri çocukların… Var mı haberin? Parmaklarım ellerine dokunamamış olmaktan dargın öylece kayıp giderken Şehirlerarası hüzün taşıyan bir trenin tozlu camında Yüreğimde müebbete hüküm giydi adın! Adın ki dilimin ucunda küf tutmuş altı kurşun Adın ki her harfinde uçurumlarından düşüyorum Ama bil ve unutma! Kan kaybından değil “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…! Vakit yokluğunun ilkbaharı Umudu sende kalmış yarınlara göçüyorum Ceplerimde yağmurlarla boyanmış düşlerim var Ve ellerimde yalanlara batırılmış parmaklarının izi… Bu gece bir “ben” daha tükettim tütünlerin gölgesinde Ve bir gün daha tükendim gözlerinsiz Tükenmiş zamanların zemherisinde kayıbım şimdi Takvimler benden,ben gözlerinden habersiz… Kentin üşüyen sokaklarını soluklarımla ısıtarak yürüyorum sensizliğe Bir çift ayak izinden ibaret yas karası istasyonlara bırakabildiğim Ben zaten hep kendimi uğurluyorum tren garlarının veda sahnelerinde Hep kendimden gidiyorum Ve en çok düşlerimden vuruluyorum İstanbul’un eteklerinde Kimse bilmiyor; tükeniyorum! Sen-sizce ölüyorum gözlerimin önünde Ve sessizce karışıyorum aşka boyanmış gül rengince toprağın bedenine Öylece kayıp giderken ellerimden bir adım bile atamıyorum kendime İçime işleyen sevdanın raylara mimlenmiş intihar eylemlerinden kurtaramıyorum yüreğimi Ve vagonları yokluğunla dolu trenlere ezdiriyorum ben (siz) liğimi Biliyorum çaresi yok bu hastalığın Biliyorum yokluğum yokluğuna vurgun Ve anladım ki alfabesi yok yokluğun Susuyorum! Dönmeyeceksen ateşe ver senli düşlerimi Ve ört üstüme geceyi Uyuyacağım! Yolum çok, çook uzun… Ve yine söylüyorum; Kan kaybından değil “SEN” KAYBINDAN OLACAK SONUM…! B. KOÇAK Git Harf Harf Tümcemden
Bitti…
Bitmeliydi belki… Parçalanmış hayatlarımız bütün kalmış bir hayali kabullenemezdi. Mutluluğa kurulabilecek ütopyalar için ruhumuzda beslediğimiz tebessümler, ölüm tehlikesi olan tellerde asılı kalmıştı. Bir hayat izdüşümünde son viyadükte kaybetmiştik birbirimizi. Şimdi bunla yok bizi… Birbirimize kayıp olmak hayatta var olma oyunumuzdu demek ki. Sen gitmeliydin. Bense; gitme demekten öteye gitmemeliydim. Öyle ya gitsem de dinlemezdin.
Kullanılmamış tüm gülücüklerini bana bağışlıyor şimdi dünya. Sense; ömründeki tüm gitmeler için “elveda”lar topluyorsun azığına. Gitme diyenleri dinlememek içinse çığlıklar yerleştiriyorsun kulaklarına. Oysa ben; azığında duran “elveda”lardan bihaber düşeyazmıştım tek heceye. Sonra düş’e yazmıştım her yolun sonunda sana düşüşlerimi. Hüzne çalan bir sonbahar vaktinde eski kitapların arasında biriktirdiğim bir yığın küflenmiş yalnızlığımla yineliyorum seni.
Sonra; içimin deruni çöl gecesinden sesleniyorum sana: ‘bana susacak kadar ben, konuşacak kadar sen lazım’ diyorum.Sen olmuyorsun ben “sus” kalıyorum…
![]() Suskunluğum tahrip olup harflere dönüşüyor. Ve ben sana dair kurduğum tüm cümleleri mahya yapıp yüreğime asıyorum. İçimdeki özneliğin devam ediyor. Hayatımda bu kadar önemliyken önemsiz bir edat’a dönüşmenden korkuyorum. Bu yürek mizanseni bir monologdan oluşuyor; diyaloğu hiç olmayacak biliyorum. Ve sen sandığım tüm hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarına saklıyorum.
Sonra gitarımın tellerine satıyorum acılarımı. Acıya bulanan tellerime vurdukça parçalıyorum parmaklarımı.
Geceler titrek elerime bulaşıyor her sabah. Giden “ay”a satır uçlarında kalmış, bir satırdan diğerine düşememiş hasretlerimi teslim ediyorum. Gelen “güneş”e yüzü hüzne bakan şarkılar besteliyorum. Bir çığlıktan uyanıp diğer bir çığlığa gözlerimi yumuyorum. Ve sen sandığım bütün hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarımda saklıyorum.
Doğru yolundan şaşıyorum nefes almanın. Bir yerde veresiye olmayan ölümler çıkıyor karşıma, bir hüznümle bir damla gözyaşıma alıyorum hepsini. Birini ölüyorum. Sonra bir nefes daha alıyorum can sıkıcı bir senfoni tadında. Sonra ikinciyi ölüyorum. Ölmeyi bile beceremiyorum.
Ruhumun dallarında yedi veren acıyla günler eskitiyorum. Dünlerime tuz basıyorum yanına yarınları hapsederek. Ne seni bulabiliyorum bu zifiri karanlıkta ne de kendimi. Tüm sevgim kulağına fısıldanmış bir masaldı belki. İçimde kapan kıyamete, ensemde vurulan düşmana ve avuçlarımda biriken nefretime inat yudumlamalıydım hislerimi. Sana adanmış; ama benden ötesi olmamış fırtınalı bir yolculuktu bu. Haniydi mutlu olamama değecek yâr?
Yokluğuna var olmayı denedim durdum. “ünlem” dedin korktum, “virgül” dedin konuştum, “nokta” dedin sustum, “ayraç” dedin ve kayboldun. İsmimi isminden ayıran işareti sen buldun. Bense; yine yokluğunda var olmayı denedim durum. Kırılmak üzere olan bir kalemle, kızıldan siyaha çalan bir günde sana şiirler kurdum. Bir hayat izdüşümünde, son viyadükte birbirimizi kaybetmişliğimizi, bulunmazlığımızı hayat denilen iki çığlık arası bir nefesten ibaret olan oyunun acı sahnesi saydım. İçimi bu denli yakmaya sen yanlarımdan başladım…
Şimdi hangi rakamı versem sonucu sen çıkar? Hangi seni versem sonunda mutluluk yüzüme bakar? Yok, bu işlem ancak eşitsizliğe yol açar.
İsmin baştan sona ağlamaklı bir ömre bedel… Kayıpsın bana, benli her şeye, belki de en başta kendine… Kayıbız birbirimize. İçimin derinlerinden; koca okyanusları aşıp gelmiş, tüm harfleri hayata devirip kalbime ansızın düşüvermiş bir “mim” oldun. Öyle bir “mim” ki; “elif” i silmiş, “be” yi yutmuş, “te” yi unutmuş, “se” yi uyutmuş… Kendini bir tek “mim” de bulmuş. Şimdi yüreğimdeki “mim” in göz kapaklarıma düşüyor. İntiharına ramak kalan tümceler yakıyor beni. Ben ki kaç nefesimi asmıştım idam sehpasında. Son dileği hep sendi nefeslerimin. Ve ben, son dileği gerçekleşmemiş hayata prangalı bir mahkûm.
Gökten yıldızlar yağıyor üstüme. Birini tutsam diğeri kaçıyor. Payımıza düşenlerden payıma düşenleri alıyorum.
Yoksun … Yok oluyorum…
Yalnızlığımı demliyorum sensizlikte. Sesimin yamaçlarına ağıtlar yaslanıyor. Yoksun desem de hep varsın bende. Kalemden ve kelamdan çıkan sözler sana. Yeteri kadar yaktın bendeki ‘od’u. Hadi git harf harf tümcemden, kalma satırlarımda. Kayıplığımız tüm cümlelerimi süpürüp gitsin. Bende “ben”den başka “sen” olmasın. ‘Lâl’liği armağan edeyim kalemime. Hadi git harf harf... Kalma bende…
Sen de böyle cayardın demek ki çıktığın yoldan. Oysa aynı giyotin altında, aynı ritimde soluklayacaktık ölümü. Aynı başlangıca uyanıp aynı sona göz yumacaktık. Şimdi ise; Yok(oluyor)sun… Yok(oluyor)um… Yok(oluyor)uz… Tüm notaları yarım bıraktık kulaklarımızda. Yarım sözler, yarım şarkılar, yarım şiirler… Başlığı sana teslim edilmiş olan bir yazı bendeki, sonunu ayrılığın imzaladığı. Şimdi hangi yaşam içine sığdırabilir ki beni, sensiz? Sensiz askıda kalmaz mı soluklar? Kara kalemimden damlayan kara, senmişsin meğer. Ben hep seni çizmek için uğraşmışım yıllarca ve o çizemediğim hem de silmeye kıyamadığım eksik yüz seninkiymiş. Ben senle sevdim aslında beyazıma sadece siyahı çizmeyi. Tüm renklerimi kayıplığımızda demli bir çay gibi yuttum. Yüzümde git gide derinleşen hüzün çizgileriyleydi kavgam. Her savaşta yenik düşmüşlüğüm onlaraydı. Tüm gülücüklerim sende asılı kaldı. Ceplerime doldurduğum hasretle yürüyorum şimdi yolları. Ayağım iflah olmaz yalnızlıklara takılıyor. Bizi bulmak adına kendimden vazgeçtim sanırken, dönüp baktığımda ardımda kalan ben değil hayat oluyor. Acı mayasıyla yoğrulmuş dünler, çalıntı yarınlar ve tam yüreğinden kurşunlanan bir ömrün portresi kara kalem satırlar… Günün gecesine çeyrek var. Kalemiminse; günaydınlığına “bir” var. Tüm satırlarım hala uyanmamışken, hadi git harf harf tümcemden. Pimi çekilmiş bir başkaldırıda yıkıldı umuttan yaptığım kaleler. Ateşten bir gömlek giydim; yıldızlar yağdı üstüme. Duvarıma astığım saniyeler düşüyor ellerime. Özgürlük beyaz güvercinlerin bile payına düşmüyor şimdilerde. Yazıyorum. Her mısra bir ölüme teslim bundan böyle… “Az gittim, uz gittim…” masallarına kanmayacak kadar yürüdüm hayat yolunda. Harabe kentleri buldu hep duraklarım. Darağacına astım feryatlarımı. Neye hüküm giymişse zaman, geçit vermiyor anılara. Kurduğum tüm teselli cümlelerini gözyaşlarıma sunuyorum. Düşlerim çınlıyor. Söylesene bana sevmek hangi düşten artakalan bir ıstırap? Bir çift ağıtla gidebilir miyim yarınlara? Adım adım içine yürümeye çalıştığım sevda neden açmadı ki mührünü bana? … Şimdi gün için gece, kalem için sabah. Hala gerçeğimde yok; ama satırlarımda gizli ismin. Sana yol almaktan yorulmuş son nidamı savuruyorum göğüme; HADİ GİT HARF HARF TÜMCEMDEN… KALMA BENDE… Yaren Aşkın Elif Hali'ndenYa Rabb! Aşkın elif halinde eliften habersiz
Kendime ordular biçiminde Lal olmuş haller içindeyim Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata Açışına yarım kalmış çiçeğin Çengelli saçlarımdan kalbime büyümesi gibi Tam ortasından ikimizin Konuşur gibi içimden Gecenin fotograf yalnızlığındayım Belki hüzün Belki aşk Adını nasıl unutursa insan Ne kadar eskirse bir yazı Yağmurun titremesi gibi Suyun yanması gibi Diz dize oturmuşum yaşamla Kirpiklerimi döktüm şehir ıslandı Ağlamak ince belli çay bardağı..! Murat Çelik Biten Bir Aşkın Can Damarını Kestim Ben
![]() Sonunu bildiğim hayat oyunlarına tutanak yazdım yine….
Payıma düşen ihanetleri aklamak,yazgımı teselli etmek düştü yine bana.. Ben gittim,ben çizdim isminin üstünü…. Yalnızlık durağının istasyon şefi,kalbime, Ben verdim emiri,ben istedim sonu görmeyi… Bitecek bir şeydi biliyorduk... Korkuyorduk biçilmiş sonları giyinmeyi, Umursamıyorduk,mutluyduk…. Güçlüydük,sözüm ona cesurduk her ikimizde… Ne çok sözler veriyorduk,gideceğimizi hesaba katmadan günün birinde… Yalanlar söylüyorduk,pembe yalanlar…. Düşler kuruyorduk,gelecek adına… Kucağımıza alacaktık kızımızı dört yıl sonra …. Sen öyle çok kaptırmıştın ki kendini…. İnanıyordun anlattığın masallara,benim gibi… Bir gün –gideceksin—dedim, --Asla,gidecek biri varsa o ben değil sen olacaksın—dedin, diğerleri gibi….. Her güzel şey bitmeye mahkumdu aslında, Kavuşamayacaktık,yazdığımız mutlu masalda…. Gerçek günün birinde dikilince karşımıza, Sert bir yumrukla,dağıldık… Anladık ki, Bitmeye Mahkum bir aşkın can damarının kesilme vakti… Sen suçu bana yıkmaya,kendini haklı çıkarmaya çalıştıkça… Anladım ki, Hayatımda ki tüm hikayelerin sonu aynı bitiyor.. Biten bir aşkın can damarını kestim ben... Sense, susarak uğurladın beni senden.. ELİF TUNCER Bitti Diyorsun( aşk'ları suskunluklar vurur) bitti diyorsun kocaman bir hava boşluğu oluşuyor yüreğimde birden üşüyorum çok üşüyorum garip bir dengesizlik../..yön devinimi otomatik bir yüreğim yok ki, o girsin devreye ve kurtarsın beni ne garip değil mi..? şimdiki zamanı yaşayıp, gelecek zamanı düşünürken, birdenbire geçmiş zaman kipinde takılı kalmak ve dalıp gitmek garip bir bilinmezliğe hemde çok garip türk dili edebiyatı şeklinde yaşanıyor aşklar türk dil kurumuna kendini beğendirmek ister gibi bitti diyorsun kırılıyor düşler birer birer ortalık düş kırıklığı sitesi ortalık yangın yeri nasıl toplarsın diye sorsam.. hayır../..cevaplama konuşmama hakkına sahipsin söylediklerini aleyhine delil olarak kullanabilirim istersen bir avukat tut diyeceğim ama bir avukat bile temizleyemez, çıkardığın yangının küllerini susuyorum susmak ağır gelsede bu kadar kolay işte kocaman bir yaşanmışlığı, sokaktan geçen eskiciye verir gibi, arkanı dönüp de gitmek üstüne kaç para aldın, yetti mi bir akşamlık otuzbeşliğine..? bitti diyorsun vuruyor bütün dalgalar yüreğime vuruyor umarsızlığın bütün bedenime şarkılar söylüyorum hiç durmadan şarkılar söylüyorum bir kalemde silebilenlere bitti diyorsun bu kadar kolay söylüyorsun cinsiyetsiz bir sevda bırakıyorsun şehir çöplüğüne bitti diyorsun tek bir kelimeyle kan döküyorsun.. PELİN ONAY Zaman Yaralısı![]() ![]() Zamana bırakmak öylemi.. Kağıt kalem de bir yere kadar, yazmanın içi dışı komple sessizlik telaşı.. Sakladığım ne çok şeyim var ama hepsini anlatıyor gibiyim ordan bakınca.. Yazdım, sildim, üzerini çizdim.. Ne gerek varsa giderken bile sevdim ben seni, yemek yerken bile, bakkaldan sigara alırken de hatta.. Önemli olan zamana bırakmak değil, zamanla bırakmamaktı üstelik. Ağrıma gidiyor, Yaralarım kanıyor sus.. Nedir bu, açıklama istemeye hakkım olan bu şey ne? Bahaneler yağmurunda sırılsıklam olmayı tercih etmiyorum bil. Üşüyorum ayrıca, hava buz kesti yaz vakti. Bu kader dedikleri şey sensen neden bu acı tohumları yüzümde? Büyüyüp serpilmesi için özeniyorsun farkındayım. Nasıl bir gururdur şimdi sana bu, oyy oyy.. Her yeni sayfaları sana yazmakta ne böyle.. Bu aşk değil, aldanışımdır belki de.. Belki'siz yaşamlarda olmayı umarken.. Birde keşkeler vardı, çok lazımmış gibi.. Zamanlamaları hep mükemmeldi üstelik. Baş tacı yaptığım pişmanlıklarımın üzerine İyi gittiler zehir tadında.. Doymuştum ama, neyse.. Zaman dediğin en büyük yalan biliyorum.. Şimdi ya gel, ya da ben gidiyorum! Bir Gün Sustum
Bir gün sustum, değer miydi serzenişinin adı konmaz cevaplarıyla, nereye saklanacağı şaibeli bir nefretin şerefine... Günlerin sevdaya boyanmış kırmızılarına, mor krizantem anlamları yükledim... Bildiğim doğrular hala doğru mu bilmezken, sen yokken üzerini çizdim tüm Seni Seviyorum’ların... Geçti mi diye sorsalar, geçmiyor ki zaman.. Bir gün sustum, sanki avazı çıktığı kadar çığlık atar gibi, sanki sert sesli harfleri içime sokar gibi, gibileri fazla itiraflar gibi... Ölümden kederli, aşktan bedelli, yaşlanmış köpek misali itip kakılan bir acının ortasında... Bir halta yaradı mı diye sorsalar, o bir halt etmiş, hayatsa umarsız.. Bir gün sustum, yarim mesken tutmuşken tüm utançları, ar diye sarılmışken tüm günahları, teninde iz bırakmışken bilmediğim yasakları... Sevdiği yerden kanattı ya, unuttu mu diye sorsalar, eller yarasını saramadı ki, kalpten müsaade çıkmadı ki, kara saçlarından o mu suçlu ki... Al bu şiiri de sana sustum, kalmasın diye hiçbir ahın, helal olsun gözyaşlarım ve olmaz olsun gel diyen haykırışların! Şimdi garezim bana, pişmanlıklar sana, küsüşler tüm dünyaya... Susuşum kendimden, gidişim kendinden, bitişin kendiliğinden... Şimdi Kan Kaybeden Bir Yaradır İçimdeki Bozgun
Bir tufanda boğuldu sevinçlerim.. Ne vakit Uçursam beklentilerimi umudun gökyüzüne; soğuk rüzgarlar döve döve içeri aldı beni… Mermileşmiş yasaların kesin hükümlerine geçmedi , sayfalar dolusu savunmalarım..Ne yana dönsem hükümlü duvarlar örüldü gözlerime…. Şimdi kan kaybeden bir yaradır içimdeki bozgun… HASAN KARADENİZ |
||||||||||||||||||||||
|
|