|
|
Neyi arıyorsan sen O'sun" der Mevlana...
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık...
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.
Resimlerini yanyana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...
Aşk denilen kaleydoskobun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, binbir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça...
Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam parçalar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...
Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...
Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...
* * *
Aşk, narsizmdir.
Kendimiziz her aşkta arayıp durduğumuz, peşinde olduğumuz...
Bir omza sığınmanın şefkatinde de, bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan kapılar var.
Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
* * *
Narcissus'u bilirsiniz:
Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.
Narcissus, nergis olmuş.
* * *
Kıssadan hisse, benden size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içindeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu unutmadan...
Gözlerinizdeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin!
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...
Can DÜNDAR
Birçok şey yazdım sen yokken. Hep senden bir şeyler kattım kimselere fark ettirmeden. Okunası şiirlerim oldu, gülünesi olaylar… Akşamlar tükettim sigara içer gibi. Nice sabahlar güneşle birlikte günün kıyısına vurdum, hep bir şeyler söyledim, seni bekledim durdum. Biliyorum biliyorsun, olsun ben yine anlatıyorum.
Birçok sızı tattım sen yokken. Gergefinden geçtim kalabalık düşüncelerin. Sıkıntısından terledim, aklımı kurcalayan garip fikirlerin. Doğru ya da yanlışın seçimi zorladı aklımı, kâğıt kalem eşliğinde sabahlara karşı çok uyukladım. Doğru yerde durmadığımı anladım ama başka yerde de duramadım. Yanaklarımı ıslatmadan sessizce ağladım. Hangi kitabın ağır fikirleriydi aklıma sinen, hangi düşüncenin kalıntılarıydı beni bu hale getiren bir türlü bilemedim. Bulmaca çözer gibiydi hayatım, doğrudur bazı kutulara yanlış şeyler yazdığım. Tutmadı mayası, olmadı, durmadı, durulmadı kalbim kahrolası!
Bir şeylerin özlemi acıttı beni. Özlediğim şeyleri teptim sonra… Bulamadım bir türlü yerimi, tutmadı kimseler elimi. Ya da tuttular da bilemedim kıymetini. Memnun olamadım bir türlü, hayatta beğenmedim yerimi, gerçi hayatı beğenmedim de denebilirdi ya da hayat beni beğenmedi… Karışık cümlelerim oldu sen yokken, toparlamak için çok uğraştım. Her şey sanki boşa uğraştı, uykusuz günlerin sonunda dalıp giderken uykuya, kulaklarım açık kalan radyodan gelen sese alıştı. Gezdiğimiz tozduğumuz ve bolca güldüğümüz günler geldi de aklıma, anlayamadım neden gülerdik, en çok neyi severdik. Şimdilerde neye gülmeliyiz ya da gülmeli miyiz bilemedim, günlerin geçişine sabredemedim ama çekip de gidemedim.
Hiç kimse hiçbir şey demedi. Gerçi bu haldeki birine kimse bir şey diyemezdi. Aşık olan birine bir şeyler anlatmanın gereksizliği gibi. Aşık falan değildim. Her şey o kadar basit değildi. Ama aşkı aradığımı inkar edemem, aşka aşık olduğumu söylesem inanır mısın bilemem, ama bildiğin gibi bir aşkım olmadı işte. Sen yokken aşkı da anlattım, gerçi ben de pek bir şey anlamadım.
İnsanın kendinden kaçması mümkün olsaydı kaçardım. Her şeyi umursamaz tavırlarla geçiştirme çabalarıma rağmen, tıkandım zaman zaman, anlayacağın kaçamadım. Umursamaz tavırlarım başıma dert oldu sonra, bilirsin: geçiştirilen sorunlar, üstesinden gelinmeyen sorumluluklar; bulaşıkların yığılması gibi yani. Kendime okunacak kitaplar listesi bile yaptım uzunca, sonra listeyi bile okumadım. Kütüphanede ne varsa, rastgele bir kitap aldım canım sıkıldıkça. Sıkıldım cümlelerim uzadıkça, uzadıkça geceler ve çoğaldıkça deftere düşen heceler, sıkıldım…
Baştan alıp okudum şiirlerimi, bazı yerlerini düzelttim. Aynaya baktım, üstümü başımı düzelttim. Ama baştan alınca yaşanmışları, kareler akınca gözlerimin önünden, düzelteceğim bir şey kalmamıştı. Her şey yaşandığı gibi kalmalıydı, hüzün bazen, bazen mutluluk falan. Zaten başka bir yolu da yoktu, geçen düzeltilemezdi, geçip giderdi. Bir şeyleri düzeltmek derdinde de değildim aslında. Ütü yapmaktan bahsetmiyorum tabi ki. Ütülerimi hala kendim yapıyorum, ne annemin ne kardeşimin yaptıklarını beğenmiyorum. Bir şey daha var: güzel olmasa da kendi yaptığım makarnayı daha çok seviyorum. Bilmem, beklide güzel yapıyorum.
Şarkıların dolduruşuna geldim bazen, sen yokken. Unuttum içinde bulunduğum zamanı, toparladım pılımı pırtımı, başka diyarlara uzandım. Kandırıldım, döndüğüm zaman her şey olduğu gibi duruyordu, çiçekleri sulamayı unutmuştum bir tek, onlar kuruyordu. Ne kimse “neyin var” diye soruyordu, ne de gözlerimden bir şey anlaşılıyordu. İyi saklıyordum kendimi, sır yüklü kitaplar gibi. Az uyuyor, az konuşuyor, çok düşünüyordum. İnsanlar arasına karışınca güler yüzlü bir maske takıp anlatılanlara gülüyordum. Ama biliyordum, yıllardır gerçekten güldüğüm bir şey olmamıştı, gülebileceğim bir espri kalmamıştı sanki. Kimselere fark ettirmiyordum halimi, fiyakalı cümleler kuruyordum, gözlüğümü takıyor hep şık geziyordum. Saçlarımı sorma, ben onları dağınık seviyorum.
Umursamaz hallerden kurtulup yavaş yavaş düşünmeye başladım geleceği, pek beceremem gerçi. Evlilik planlarım yok hala. Dünyayı gezme hayalim hayal oldu belki, ama çiftlik kuracağıma dair sözlerim ilk günkü gibi, hani içinde meyve ağaçları ve havuzu olan. Gerçi zaman kavramını düşündükçe ve aklıma nihayetin düşüncesi geldikçe vaz geçiyorum her şeyden, bilirsin insanlık halleri. Beni zorlayan şeylerden biridir zaman, aklımı zorlayan. Geçmiş zamanda oradaydık, şimdiki zamanda burada, gelecek zamanda nerede ve tüm bunlar neden? Sadece zamanı sorgulamak değil tabi ki, mekanı da anlamaya çalışmak karıştırır düşüncelerimi. İfade edemem her şeyi, dilim aklıma yetişseydi anlatabilirdim belki. Sözlerim de nasibini aldı halimden, somut ve soyut arasında hızlı geçişlerim bu yüzden. Bakma sen bana, o kadar da kötü değilim, üzülmeni istemem…
Abdullah Kibritçi

Ramazan geldi hoşgeldi.Ama iki yıldır bana uğrayamıyor sanki.Geçen yıl okul kayıtları başka memleket heyecanı derken ramazanıda beraberinde getirdi.Bütün Ramazanı Muğla'da 50 derece sıcağın altında oruç tutmakla geçirdim,şikayetim yok ama ramazan gelmemiş sanki oralara hiç bir heyecanı tadı yoktu.Ramazan sanki bir tek İstanbula geliyordu benim için.Televizyonda yapılan programlarla giderdim İstanbul özlemimi.Yurt dışında yaşayanları bir kez daha anlamamakla beraber anladım diyebilirim.:) Nasıl bir özlem sarıyor insanı izledikçe anlatamam.Biraz da aile ortamından uzak kalmanın etkisi de oldu galiba.Ailece birlikte oturulup ya da gelen misafirlerle oruç açmanın keyfi tartışılamaz.Velhasıl bu yıl yine yolculuk göründü bana.İçimde ucundanda olsa ramazanı İstanbul'da yakalamanın heyecanı vardı. Her yıl yaptığımız gibi Sultanahmet'te oruç açma geleneğimizi bozmadık (geçen yıl hariç :( ) ve gitmeden bir kez daha görüşmek için bozulmayan arkadaş grubumuzla Sultanahmet'te buluştuk.Tv programları,iftar çadırları,osmanlı kıyafetleriyle fotoğraf çektirenleri,çimenlerde iftar açmak için oturan aileleriyle ve bize eşlik etmenin keyfini duyan turistleri,bozulmayan geleneğiyle Sultanahmet köftecisinin önünde oluşan uzuuunn sırasıyla,nargile ve çay kafeleriyle,Türk sanat müziği konserleri,sema gösterileri ve çocuklar için hazırlanan gösterileriyle Sultanahmet bütün haşmetiyle yine karşıladı bizi.Biraz meydanda dolaşıp bu yılda ne değişiklik yapmışlar ya da ne yiyebiliriz düşünceleriyle gezindikten sonra (ki her gidişimde turistmişim gibi gezinmeme bir türlü anlam veremem lakin her seferinde de farklı bi şey keşfediyorsunuz deneyin derim:) ) patlayan top ve minarelerden yükselen ezan seslerinin ardından oruçlar açıldı.
Sultanahmette kılınan namazların ardından Gülhane Parkı'na doğru ilerledik.Geçerkende çocukluk anılarımızı tazeledik diyebiliriz meğer hepimizin bir hikayesi varmış bu parkla ilgili.Greve girmeden ve şu anki halinden önce hayvanat bahçesinin bulunduğu,sanatçıların konser verdiği,ailelerin piknik yaptığı,pamuk helvası ,elma şekeri satanları ve uzun tahta bacaklı palyonçaları ile ayrıca fermanlara,sultanlara,haremdeki kızlara,ilk alfabenin açıklanmasına tanıklık yapmış bir yer şimdilerde ise sadece Topkapı Sarayından görülen yeşil ağaçlarıyla ve çiçekleriyle bilinen sevgililerin gezdiği bir mekan olarak yer alıyor akıllarımızda.Ayasofya meydanında verdiği konserinde dile getiriyordu Haluk Levent "Umarım Gülhane'de de konserler vereceğimiz günler gelir " diye umarım gelir: )
Uzun bir yürüyüşün ardından Sarayburnuna bakan kısma yaklaştığınız vakit bir tabela görürsünüz" Setüstü Çay Bahçesi" diye.Direk okların gösterdiği yöne yönelin derim,biraz yokuş çıktıktan sonra tahta masaları,uzun ağaç gölgeleri ve denize bakan yüzüyle,boğaz köprüsü,kızkulesi ve hisarlarıyla nefis bir İstanbul manzarasına tanık edecek sizi. Hem gece hem gündüz hem de sonbahar mevsiminde gitmiş biri olarak her mevsimde farklı bi duyguyla karşılanacağınızı söyleyebilirim.Hoş arkadaş sohbetlerinizi bakır çaydanlıkta gelen çaylarınız eşliğinde yudumlamayıda ihmal etmeyin derim çay tiryakisi biri olarak : )Fotoğraf makinemiz yanımızda olmadığı için sizi o manzaranın güzelliğinden mahrum etmiş olacağım ama siz en iyisi gidin ve keyfinizce izleyin bu güzelliği derim.
Muhabbetiniz bol keyf-i İstanbul'unuz daim olsun..
Çay bahçesinden bir görüntü.
“Müzik yapmak, dua etmektir”
“Hiçbirimiz birbirimizden farklı değiliz. Bütün kültürler birbiriyle benzerdir. Müzik bizim ortak lisanımız, ortak muhabbetimizdir. Müzik ve dans sayesinde de hepimiz kardeşçe bir araya gelebiliriz. Bu hiç zor değil” Ömer Faruk TEKBİLEK
Medeniyetin başlangıcından bu yana geçen yüzyıllar boyunca, sayısız uygarlığa ve kültüre ev sahipliği yapmış olan Anadolu, bu çeşitliliğin bir sonucu olarak gerek kültürel, gerekse folklorik ve müzikal açıdan eşsiz bir servete sahip olmuştur. Bu eşsiz servetine rağmen Türkiye ve Anadolu topraklarından, uluslararası profile sahip sanatçı oldukça nadir çıkmıştır. İşte bu sanatçılardan en önemlilerinden birisidir Ömer Faruk TEKBİLEK.
Ömer Faruk TEKBİLEK, özellikle Bizans ve İslam kültürlerine ait birçok zenginliği içerisinde barındıran ve hala coğrafik konum bakımından, farklı folklorlara ev sahipliği yapan Türkiye’nin Adana kentinde doğdu. TEKBİLEK’in müzikal dehası daha çocuk yaşlarda kendini gösterdi. Ailesine göre O ve ağabeyi müzisyen olarak doğmuşlardı. Ağabeyi için “O benim ilham kaynağım ve gururumdu” diye bahseder. Ömer Faruk TEKBİLEK, Ney üzerine ustalaşmaya başlamasına rağmen, çok farklı enstrümanlarla da ilgilendi. İlk hocası O’na, müzik dükkanında kendisine yardım etmesi karşılığında bağlama dersleri vermeye başladı. Ayrıca bu dükkan sayesinde, Türk müziğinin birçok karışık ritmini, makamlarını ve bunları nasıl okuyacağını öğrendi.
Müzik alanında ustalaşma sürecinde TEKBİLEK, sufizme de ilgi duymaya başladı. Bugün “Ben hala çalışmaya devam ediyorum” diyor ve ekliyor; “Benim için müzik sonsuzdur. Sufizm ve müzik birbirine sarılmış ve iç içedir. Çalmak dua etmek gibidir”
1967’de 16 yaşındayken İstanbul’a gelen TEKBİLEK, burada Mevlevi dervişleriyle tanışır. Onların dünyaya bakışlarından, müziği yorumlayışlarından, farklı kültürlere ait sesleri birleştirmelerinden ve ruhlarından çok etkilenir. Mevlevi düzenine katılmaz fakat Mevlevi Şeyhi Neyzen Aka Gündüz KUTBAY O’nun hayatında çok önemli bir yer edinir. Sufi müziği O’nun müziğinin temel taşı olur. Daha sonraları müziğe karşı alternatif bakış açılarıyla tanınmış müzisyenlerle çalışmaya başlar ( İsmet SIRAL – Klarnet,Saksafon, Burhan TONGUÇ – Davul ) Farklı tarzda soundlarla tanışan TEKBİLEK, zihninde sürekli olarak büyüttüğü ve adına “Sabır Ağacı” dediği müziğini daha da zenginleştirmeye ve gelecekte dünya çapında saygın bir müzisyen ve virtüöz olarak tanınmasını sağlayacak olan soundunu yaratmaya başlar. 1971’de 20 yaşındayken Türk Klasik Folklor grubunun bir üyesi olarak ilk defa Amerika’ya adım atar ve Sevgi Ağacı da bambaşka bir yönde gelişme yoluna girer.
Türkiye’ye askerlik görevini yapmak için geri dönen TEKBİLEK, 1976 yılında Amerika’ya dönerek oraya yerleşir. Orada müzik çalışmalarına devam eden sanatçı Ortadoğu kökenli müzisyenlerle beraber kurduğu orkestra ile çeşitli kulüplerde çalmaya başlar. Zorlu geçen yılların ardından, 1988 tarihinde ünlü prodüktör Brian KEANE ile tanışmasıyla tüm yaşantısı değişir.
New York Metropolitan Museum Of Art’ta sergilenecek olan “Muhteşem Süleyman” sergisi ve filmi için KEANE ile birlikte çalışmaya başlayan TEKBİLEK, bu dönemin ardından yayınlayacağı birbirinden başarılı ve kendisini dünya çapında tanınan ve adı saygı ile anılır bir müzisyen olmasını sağlayan on üç muhteşem albümü için önemli ve büyük bir adım atmış olur.
Yine bu tarihten itibaren, doğu ve batı ezgilerini ustaca harmanladığı müziği ve hayat felsefesi ile dünya müzik sahnesinde ağır fakat emin adımlarla ilerleyen TEKBİLEK, kendi albümlerinin yanı sıra, Don Cherry, Karl Berger, Ginger Baker, Ofra Haza, Peter Erskine, Trilok Gurtu, Simon Shaheen, Bill Laswell, Mike Mainieri, Michael Askill, Arto Tuncboyaciyan, Nusrat Fateh Ali Khan, Jai Uttal, Hossam Ramzy ,Glen Velez başta olmak üzere birçok usta müzisyenle birlikte çalışmalar yapar. Böylece, Türk müzisyen kimliğiyle adını dünya müzik arenasına altın harflerle yazdırmış olur…
Bağlama, ney, darbuka, zurna, bendir, def gibi enstrümanları virtüöz derecesinde kullanabilen, bütün toplumların kardeşliğini, bütün kültürlerin iç içe olduğunu ve sadeliğin en yüce hayat felsefesi olduğunu insanlara duyurmayı kendisine misyon edinen usta sanatçı, bu hayat felsefesini müziğine de taşımayı çok iyi bilmiş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Albümlerinde Yunanistan, İsrail, Bulgaristan, İran ve İspanya gibi birçok farklı ülke ve medeniyetten müzisyenlerle çalışan TEKBİLEK; Amerika dışında, Avustralya, Fransa, İspanya, İngiltere, İsrail ve Yunanistan başta olmak üzere birçok kıta ve ülkede verdiği konserlerle hayran kitlesini her gün genişletmiştir. Aynı çizgi ve felsefik anlayışla hazırlanmış olmalarına rağmen, yaptığı her albümde farklı soundlar ve farklı ezgileri kendine has yorumuyla sentezleyen müzisyen, bu sayede dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerine, hep farklı tatlar ve farklı keyifler yaşatmıştır. Bugüne kadar “Spy Game (R.Redford,B.Pitt)” gibi birçok Filmde müziklerine yer verilmesi ile çok daha geniş bir müziksever kitlesi; Ömer Faruk TEKBİLEK’in müziğiyle tanışma şansını elde etmiştir. Son albümü Alif’i Paul Simon’ın prodüktörü Steve Shehan’la birlikte hazırlayan TEKBİLEK, bu albümde Yunanistan’ın ünlü seslerinden Glykeria ve gitar virtüözü Jose Antonio Rodriguez’e de yer vererek world müzik tarzında eşsiz bir projeye daha imza atmıştır.
Albümleri Türkiye’de bugüne kadar toplam 50 bin adetlik satış rakamına ulaşmış olan sanatçı, tüm dünyada çok iyi tanınmasına ve sıkça konser vermesine rağmen anavatanında şu ana kadar 3 konser (ilki;Akbank jazz festivali 2001 – ikincisi;Borusan Filarmoni Ork. Yeni yıl karşılama konseri Aralık-2003) vererek izleyenlerin damağında tekrar tadılması gereken bir lezzet olarak kalmış ve izleyememiş olanların da sabırsızlıkla beklediği isimlerin en başında gelir olmuştur. Son olarak İstanbul “Solar Beach” sezon açılışı vesilesiyle 4000 kişilik bir izleyici kitlesine kendi orkestrası ile unutulmaz bir konser vermiştir. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında düzenlenen Forum İstanbul 2003’ün “Yurtdışındaki Başarı Öykülerimiz” Toplantısına davet edilen TEKBİLEK, Ortaya koyduğu “Anadolu kültürümüzü” bire bir yansıtan dünya görüşü ve fikirleriyle büyük hayranlık uyandırmıştır.
Ömer Faruk TEKBİLEK’in Türkiye’de Z.E.T. Müzik tarafından yayınlanmış 9 albümü var… • Suleyman The Magnificent (1988)
• Fire Dance (1990)
• Beyond The Sky (1992)
• Whirling (1994)
• Mystical Garden (1996)
• Crescent Moon (1998)
• One Truth (1999) (I Love You)
• Dance into Eternity – selected pieces 1987-1998 (2000)
• Alif (2001)
Dinlemek isteyenler buradan buyrun:))

Adam, kadın onu severken güzeldi... Çünkü kadın görüyordu adamın gözlerindeki çam ormanlarını. Saçlarındaki afacan güneş sarısını... Kadın büyütüyordu adamın kıvrılıp giden yeşil bir patika gibi gülüşünü... Adam, kadın onu severken güzeldi... Kadın, adamın omzuna rütbeler, göğsüne madalyalar takıyordu. Olamaz bir kahraman çıkarıyordu erkeğinden.
Karşısına geçip bakıyordu... Ve adam sanki sevildikçe daha da güzelleşiyordu. Kadının gözüyle baktılar diğerleri de adama. Daha önce hiç görmedikleri bir orman var diye düşündüler adamın içinde. Düşündürdü kadın...
Çünkü gözlerini ödünç verdi onlara. Kadının gözüyle bakıp adama, kadını kıskandılar hatta... Hiçbiri bilemedi... Erkeğe ne kadar büyük bir haksızlık ettiklerini bilemediler. Cılız omuzlarının, zayıf göğsünün gürül gürül akan bir hayatı, alışık olmadığı bir dürüstlüğü kaldıramayacağını bilemediler.
Ama Tanrı biliyordu. Evet, bu yüzden sert rüzgârlar saldı üzerlerine... Kim yürekli kim korkak, kim tenha kim kalabalık, kim sağlam kim çürük, kim güçlü kim zayıf, kim siyah kim beyaz, kim net kim şüpheli, kim olgun kim ham... Fırtınalardan sonra hepimiz görelim diye...
Gördük... Oysa bilmeliydi kadın. Çünkü ihanetlerle örülü bir örümcek ağıyla kaplıydı erkeğin geçmişinin kapısı... Ama yeni bir başlangıç sanıyordu kendini kadın. Ama inanıyordu... Kendisini, kadındaki erkeği, ikisinden oluşanı, sıfır noktası sayıyordu...
Artık daha iyi biliyor kadın; adam, kadın onu severken güzeldi... Şimdi aynadaki kendi suretinde görüyor bunu... Erkeğin Dönüş'ünde görüyor. Korkunç bükülüşünde, buruk çöküşünde görüyor bunu... Kendi yazdığı kahramanın beyhudeliğine ağlıyordu belki de önceleri. Üzüntülerden üzüntü seçemiyor, bazen hangisine üzüleceğini bilemiyordu.
Aynada büyük gözlerine bakıp "gözlerimiz neden bu kadar büyük" diye soruyordu bir Kürt kadın. "Çok ağlayalım acılarımız çabuk geçsin diye mi" diye boynunu büküyordu... Artık ağlamaz kadın...İnsan sevdiğini öldürür evet. Kadın da öldürdü nihayet... Sevmeye sebep, sevmeye kudret elleriyle yaptı bunu...
Yaz geldi artık... Son söz vaktidir şimdi; bütün sevenler için Yalın söylüyor: "Mutluluk yürekli olana yakışır..."
İclal Aydın
Çocukluk kahramanlarım susam sokağı sakinleri edi ile büdü ,kurabiye canavarı(oldum olası kuklaları çok severim:) )..Nereden çıktı bunlar şimdi bende anlamadım büyüklüğümden hayır yok çocukluğuma saklandım galiba..: ))
aydınlık güneşli bir hava yolumu kaybettim karanlıkta bana söylermisiniz nasıl gidilir çocuk parkına la la la :)
Çocukken kuklalarla oynardık büyüdük birer kukla olduk...
Amatörüz olabildiğince işte...: )) 2 yıl öncesine ait bir çizim...
Daralıyorum son zamanlarda sürekli bi şeylerle uğraş halindeyim,kitap,film,gezi,müzik....Birde yazı uğraşına başladık ki onu hiç sormayın,günlük tuttuğum çok oldu ama bu farklı biraz...: )) Güzel yazmak gibi bir amacım yok,amaç rahatlamak hem çirkin olsada kime ne ki...kimse umrumda değil son zamanlarda kendim bile galiba..Çok mu umutsuz göründüm ne,yok yok umudum var benim hala,bi şeylerin iyiye gideceğine dair umutlarımı kaybetmedim hiç kaybeder gibi yaptım sanki hayata kanarda acır diye.En iyi bu oyunu beceriyorum galiba,hiç ummadığım anlarda evrendeki bütün kapıların bana doğru koş dercesine açıldığını gördüm,yine aynı oyunu oynuyorum olurda hani yine inanır diye: ))
Evet efendim bu kadar ruh betimlemesi yaptıktan sonra resmin anlam ve önemine gelelim.malum çevremdeki insanlarca bilindiği gibi kendime yani ismime bir hayranlığım var,anneme sorarsanız dünyada kendini benim kadar seven ikinci bir insan daha yok:))kötümü ediyorum bence hayır : ))baktım beni mutlu eden bi şeyler yok bende kendimi mutlu ediyim dedim umut sepetinin içine elimi attım umutlar arasında yine kendime çıktım: ))ve yasemin bonzaisi yapmaya karar verdim.yapım aşamalarını sizinle yeri geldiğinde paylaşıcam. Tabi bi de mistik hallerim var ki sormayın,illa görünenin ardında gizli bir anlam arayacağım.: )) Bakalım bu çiçek ardında neler gizliyormuş...
Akdeniz iklimindeki şehirlerimizde özellikle deniz kenarında dolaşırken hoş bir kokunun içinde kalıverirsiniz. Ister istemez kokunun kaynağını arar gözleriniz
Sonunda beyaz çiçekleri farkedersiniz. Mütevazi ve narin görünüşlü yaseminler sevimli çehreleri ile kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlarlar. Yaseminlerle sembolleştirilen saflık, duruluk ve masumiyet duyguları sarıverir bizleri. Değerli kokusunu meltemlerle, esintilerle yeryüzüne yayan yasemin asırlardır aşıkların birbirlerine verdiği masum ama etkileyici bir hediye olmuştur. Kokusu ve güzelliği ile duyguları kelimelerden daha iyi anlatmıştır sonsuzluğu özleyen gönüllere.
Bazı kokular, bazı renkler, bazı sesler insanlarda algı değişikliklerine sebep olabilir, bazı şeyleri hatırlamalarına, algılamalarına yardımcı olabilir. Kokular ve öz yağlar duyuları güçlendirmek için yüzlerce yıldır kullanılagelmiştir. Yasemin kokusu doğamızın tatlı, yumuşak, duyarlı yönünü ortaya çıkarır.
Anavatanı yeryüzünün en yüksek noktası olan Himalayalardır. Değerli ve nazik olan herşeyin en iyi şekilde korunduğunu görüp bildikten sonra narin ve gizemli bir çiçekolan yasemin için buna şaşmamak gerekir.
Latince adı Jasminum nudiflorum olan yaseminin beyaz, mavi ve sarı renkte türleri vardır. Bahçe bitkisi olarak yetiştirilenlerden başka, ticari amaçla yetiştirilen beyaz yasemin türleri vardır. Özellikle Italya’da yasemin tarlalarından pekçok insan geçimini sağlamaktadır. Toplanıp işlenen yaseminlerden dünya parfüm piyasasında faydalanılır. Çiçekleri uçucu yağ taşımaktadır. Uçucu yağ, organik çözücü ve tüketme yolu ile elde edilmektedir. Uçucu yağın en önemli maddeleri ise benzil asetat, jasmon, linalol ve geraniol’dur. Yasemin, özünde "metil yasmonat" adlı bir bileşiği içermektedir. Karmaşık bir kimyasal yapısı olan bu bileşik, günümüzde üretilen parfümlerin çoğunda kullanılır. Yine güzel kokusu nedeni ile tütsü yapımında kullanılır. Bundan başka bitkisel tedavide kullanılır. Ülkemizde de tüm baharatçılarda bulabileceğimiz, saflığın belirtisi bitkinin beyaz çiçeklerinden hazırlanan çay, gögüs ferahlatıcı ve sinirleri yatıştırıcı olarak kullanılmaktadır. Çiçek ayrıca romatizma, nikris ve mafsal ağrılarına iyi gelir. Ateş düşürücü olarak da kullanılabilir. Kabızlığı giderdiği bilinen faydalarındandır.
Bu güzel kokuyu sürekli duymak için yasemin yetiştirmek isteyenler mevcut iki yöntemden birini kullanabilirler:
1. Çelikle Üretim : Çelikle üretim Ekim ortasına kadar yapılabilmektedir. Bunun için yaklaşık 20 cm uzunlukta ve 0.5 cm kalınlıkta iyi olgunlaşmış, tek yıllık odunlaşmış çubuklar kullanılır. Ilkbaharda üretim Mart ortasına kadar yapılır ise de mümkünse daha öne almak iyidir. Ayrıca ilkbahar üretiminde daha ince çelik kullanmak mümkündür. Bu da köklenmenin daha çabuk olmasını sağlar. Çeliklerde iyi bir köklenmenin olması için aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi gerekir.
- Üretim ortamı (kumlu-tınlı toprak karışımı) dezenfekte edilmeli, böylece sağlıklı çelikler elde edilebilir.
- Üretim ortamında sıcaklık mümkün olduğu kadar stabil olmalı ve 18oC’nin altına düşmemeli,
- Üretim ortamında rutubet oranı sabit tutulmalı, toprak kaymak tabakası bağlamamalı;
- Sulamaya özen gösterilmeli, şayet mümkün ise oransal nemi çok yükseltecek bir düzen kurulmalıdır (sisleme).
- Üretim ortamı iyi gölgelendirilmeli (% 50) ve rüzgardan korunmalıdır.
- Üretim ortamı kışın bir plastik örtü ile örtülerek hafif ısıtılmalıdır.
2. Daldırma ile Üretim : Olumsuz yönü; uygulanabilmesi için kuvvetli bir ana bitkinin bulunması ve büyük bir parçasının toprağa gömülmesinin zorunlu olmasıdır. Ancak bu yöntemde köklenme daha hızlı ve garantili olmaktadır.
Daldırma Ocak ayından Mayıs ayına kadar yapılabilmektedir. Ayrıca Ağustos-Eylül aylarında yapılabilir. Daldırmada ana bitkinin bulunduğu toprağın rutubetli tutulması gerekmektedir. Daldırmada henüz odunlaşmamış, uzun sürgünler kullanılır ve bunlar en az 5 cm derinliğe toprağa gömülür. Boğum yerlerindeki yaprakları kesmek gereklidir. Böylece köklenme hızlandırılmış olmaktadır. Iyi bir ana bitkiden 8-15 kadar daldırma çubuk elde edilebilir ve bunlar ortalama 2 ay içinde köklenirler.
Küçücük de olsa ilgilenebileceğiniz bir bahçeniz varsa ve yaşadığınız yerin iklimi müsait ise kendinize bir yasemin hediye etmelisiniz. Yaydığı güzel kokunun etkisi ile kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.
Sıdıkacığım bu bonzaimde sana hediye olsun,yasemin kokulu günlerin hiç eksik olmasın diye...: ))
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.
Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent Ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü
Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan Kadınları güzelleştiren herhalde onlardı "Tükürsem cinayet sayılır" diyordu birisi Tükürsek cinayet sayılıyor artık Ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense Ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar Alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor Kanımın pıhtılarında güllerin serinliği Ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum Okuduğum bütün kitaplar paramparça Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler Bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma
Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
İçimde zaptedilmez bir kırma isteği Dizginlerini koparan bir at sanki bu Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim
Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
. Ahmet Telli
Anladım bizim kuşak çok takılmıyor aşka, Öncelikler değişmiş, malum devir başka.
Genetik bir miras gibi hevesi kalmış, Derin bir yerde, yüzeyde, küçük çapta.
Uzayacağa benzer Tutuştuğumuz lâdes. İşi gücü bırakıp Mezarlığa nâzır Bir eve taşındım. Ölüm, sen beni aldatamazsın, Aklımda!
Behçet Necatigil
Yasemin’e,
Önce tango yapacaksın sonra salsa sen yorulursun ama o yorulmaz ardından Hint müziklerine takılır Fatih Yürekten bile güzel tıs yapar. Yeliz’in daha sakini, İstanbul gibidir yasemin dersem yalan inanma o şehir gibi suskundur ama taştı mı?
Biz önce Mısır’a gideceğiz onla ardından Fas’a belki oradan Hawaii’ye. New York’ta sonbahar geçirdikten sonra Giresun’da güneşin batışını izleyeceğiz. Ömrümüz yeterse tabi. İstanbul’da bir kitapçı, Otantik ve ormantik olacak kendisi ot doktoru da. Konuşmak yerine telefonda mesajlaşırız bu yüzden pek kontörümüz olmaz telefonumuzda. Arada birbirimize çağrı atarız o atarsa ‘Sıdıka ben hâlâ yaşıyorum merak etme kontör yok’ anlamında atar ben ise ‘Yasemin İlhami abi geldi şiir modunda yaşıyorum merak etme’ türünde atarım. Erkekler konusunda benden kalır yanı yok. Malum erkek gibi kızlar olduğumuzdan erkekler pek bizden hoşlanmaz. İlk önce neden sevilmiyoruz diye sızlanırız sonrada aman çok mu lazım onlar kaybetti diye diklenir kendimizi bir şey sanırız.
‘Acı’ de bize anında kafamızı bulur içmeden sarhoş oluruz sonrada zaten oradan çal bize Orhan Amca çekil de izle.
Önce Orhan Amcadan; Çile benim hayat senin olsun, ben daha ne çile dertlere yolcuyum. Fark etmez yaşamak sen mesut ol yeter’den gireriz… Sonra; hatasız kul olmaz hatamla sev beni, dermansız dert olmaz dermana sal beni, kaybettim kendimi ne olur bul beni… Der içine dalarız dünyanın.
Ardın daha sert dalarız Emre Aydın’dan; bir sen bırak beni, unut gittiğin bir yerde, kim kaldı ki, çok büyüdüm sayende, tabiri caiz değil numaram yok, sende kalsın aslım, müstakil bir masaldı bitti işte, ben aynı haytayım deriz…
Sonra özgür kız Nil’e takılırız; selülüt kremi ve nemlendirici sabun sürme asitli jölede saç döker… Gülümse erkekler pozitif kızları sever, fark etmez zaten ben erkekler yüzünden meşgulüm ay kaşım marketteyim küsmüşüm bilemem manikür pedikürüm, işsizim güçsüzüm sahtedir gülüşüm o sahte diyetler erkekler yüzünde… Diyerek her şeyi erkeklere yükleriz. Biz sütten çıkmış ak kaşık oluruz. Sonra coşarız; sağ eller havaya pırlantalar buraya tek taşımı kendim aldım. Tek başıma kendim taktım girmesinler havaya. İyi kötü kazanırım para ama kalptir asıl kumbara bir sevgilim yoksa kollarımda ne yapim pırlatayı parmağımda, sağ eller havaya pırlantalar buraya tek taşımı kendim aldım tek başıma kendim taktım girmesinler havaya…
En sonunda Cem Usta ile kapanışı yaparız; bindik bir alamete gedeyoz kıyamete, amaninnnnn yol dediğin yol gibi ulaşmalı bir yere ıslık baba dönelim geleyoz aynı yere bu döngü kısır döngü başı varda sonu yok dönüyon dönemiyon sonunda bir çıkış yok amaninnnnnnnn
sıdıka eren
Hattat Yusuf Sezer, abisinin okul çantasında bulduğu siyah tahta çubuklar ve içinde reçel var sandığı mürekkep kavanozuna parmağını daldırıp yaladığı 10 yaşından bu yana aşkla bağlandı işine.
Büyük hat üstadı Hamit Aytaç'tan icazet aldı. 32 yıldır hat sanatıyla uğraşıyor. Türkiye'nin tek özel hat bürosu olan mekanında 25 yılda 7 binden fazla öğrenci yetiştirdi. Türkiye'nin vergi mükellefi olan tek hattatı. Zaman zaman sergiler açıyor. Altı cumhurbaşkanına eserlerini sundu. Yabancı ülkelerde yaptığı çalışmalarla Türk hat sanatının bütün dünyaya yayılmasına büyük katkıda bulundu. Ben onu değil, o beni buldu. Ne iyi etti, beni varlığından haberdar etti. Bugüne kadar her meslekten insanla konuşmuştum; ama sayfama bir hat sanatçısını hiç konuk etmemiştim. Yazının büyüsünü bana hatırlattığı için üstada teşekkür ederim.
Bunca yıldır yazıyorsunuz. Yazı size ne öğretti?
– Öncelikle sevgiyi. Çünkü her yazdığınız ya ayet–i kerime, ya hadis–i şeriftir. İnsanı yüksek ve erişilmez bir fazilette yarattığını Cenab–ı Hakk beyan ettiği için, sevgiyi, sabrı, sebatı görüyorsunuz. İnsanın iç alemi yazıya akseder. Bir misafirim gelmişti, üniversite profesörü. “Senin yazılara bakıyorum, bir buz üzerinde bir balerin adeta buz pateni yapar gibi, harfler kaygan, esnek, zarif duruşlu. Başka hattatların eserlerine baktığım zaman, sanki balyozu harflerin tepelerinden vurulmuş, sıkıştırılmış, küt duruşları var.” dedi. İnsanın psikolojisiyle yazı birebir orantılıdır. Malum tarihte hastaları yazıyla ve musikiyle tedavi merkezleri oluşturulmuş. Yazı dış etkenlerden adeta sizi soyutlar, inzivaya çeker.
Resim de öyledir. Yazının resimden farkı nedir?
– Yazı insana manada yol aldırır. Şekil olarak da, onda resmin bütün karakterlerini göreceksiniz. Bir Türk ressamı Picasso'nun atölyesine gidip, biraz daha resimde ustalaşmak için, kendisinden ricada bulunuyor. “Siz Türk'sünüz. Önce kendi yazınızı inceleyin. Biz sizin yazınızı inceleyerek bugünkü resmi yapıyoruz.” diyor.
Hattın resimden bir ayrılan noktası, harflerle resimleşmesi. Öbürünün renklerle ayrışması. Yani baktığınız zaman bir hatta resim görürsünüz. Mesela bu eserde, dua eden bir insan var. Bütün hatalarından, sıkıntılarından, isyanlarından adeta yalvarırcasına kollarını açıp, Cenab–ı Hakk'a halini arz etmesini resmetmişiz. Ama yazıyla.
Hakikaten siz söyleyince gördüm. Neden daha çok ayet yazılır bu sanatta?
– Ayet–i kerimenin metnini Kur'an–ı Kerim'den seçip, hatasız yazma imkanı, daha kolay olacağından. Bir de harflerin istif yapmaya, kompozisyona ve farklı şekiller oluşturmaya o kadar müsait bir hali var ki. Mesela ben şurada “Darıca Belediye Başkanı Şükrü Karabacak” kelimelerini tertip ettim. Bunu yaparkenki kompozisyonun zahmetiyle, ayet–i kerimeyi yaparkenki kompozisyon rahatlığını hiçbir zaman bulamazsınız. Ayetlerin birbirlerine eklentilerini ve manalarını ve insanların buradan çıkaracağı mesajı, hep şifre halinde kilitlemek gerekiyor. Bir hat eserde tek harfi kaldırsanız bütün istif darmadağın olur.

Hangi harf ne söylüyor size?
– Ayın harfi, cim harfi bir insanın heybetini, azametini, dinçlik halini ortaya koyan harflerdir. Elif harfine baktığımız zaman, latif, ince, boylu poslu bir harftir. O da bir hanımefendinin zarafetini ve insanın tevazuunu ifade eder. Manevi yönden elif harfi bir insanın namazda kıyamdaki duruşunu gösterir. Vav da insanın tesbih ve zikir halindeki duruşunu ifade eder. Büsbütün Cenab–ı Hakk'ın karşısında mahviyete bürünmüş, kendisini gizlemeye çalışmıştır.
Nun ne diyor?
– Üstündeki nokta ‘Rabb’im, ben senin için yandım, bittim' demektir.
Noktayı aşağıya alalım, 'be' ne diyor?
– Be besmelenin başlangıcı. “Ben senin isminden başkasını bilemem ki, senin isminsiz yola çıkamam ki. Sen bana, toprağa basmama cesaret verdin, der. Alttaki nokta topraktır.
Kef'e bayılırım ben. Kef nedir?
– Duruşuyla asildir. Kef harfi, Cenab–ı Hakk'ın sınırsız kudretini gösterir. “Bakınız semaya, arza. İkisi arasında insanı şaşırtan bir dengesizlik var mı? Her şey bir denge içinde, her şey bir ölçü içinde. Kendinizi ayarlayınız.” der Allah. Kef, insana dengeli olmayı hatırlatır.
Ya 'lamelif'in sevimliliğine ne demeli?
– Lamelif bütün uzaydaki gezegenleri, arştan, arza ulaştıran bir yoldur. Hani havada uçakların geliş gidiş yolları belli. Bütün insana gelecek ilhamların, insana gelecek güneş enerjisinin toprağa gidişinin, hepsinin bir yolu vardır. O yolla toprağı böyle kazır, işler.
Peki mim?
– Mim, Peygamber Efendimiz'i hatırlatır. Hem de o kıvrımlı estetik duruşuyla insanın bütün vücut hareketlerini. Asla sert köşeli değil. Yumuşak, kavisli halini hatırlar. İnsanoğlu hilkatinin sebebini bilince, ona göre kompozisyon yapar. Bir hat sanatkarı harfleri de bilmeli, manayı da. Kur'an'a vakıf olmalı. Ya hafız olacak, ya Kur'an'ı çok iyi okuyacak.Bunları bilmeden, yaptığı istiflerden bir şey çıkartamaz.
Hatlarda leylek çok kullanılmıştır da, başka bir hayvan pek kullanılmamıştır. Niye?
– Leyleğin taşıyıcılık görevi vardır yaratılışında. İyi mesajlar getirmek. Mesela kışın, soğuk yerlerden sıcak yerlere göç eder. Burada da iyi mesajı götürüyor. Hat sanatında en zoru, kubbelere yapılan yazılardır. Çünkü onun kadrajını iyi bilmek lazım. Kubbe düz gitmiyor malum. Elipsi inişi. Ona göre harflerin dağılımını merceğe toplamak lazım.
Şuradaki besmeleyi ben artı sonsuzdan eksi sonsuza gidiş gibi algıladım. Sizin yorumunuz ne?
– Ben buna ‘maraton besmele’ diyorum. Yani hiç durmuyor. Hem kıraati de öyledir. Yani tecvit kurallarına göre okurkenki halini de göz önünde bulundurarak, orada farklı bir besmele çizdim.
Bu sanatı öğrenmek isteyenlere ne önerirsiniz?
– Mutlak surette, önce bir hattat aramalılar. Sonra, defterini, kalemini, mürekkebini, hokkasını hazırlayıp, ciddi bir şekilde ve hocasını bırakmadan, uzun süre derse devam etmeliler. Bir talebenin hat sanatını öğrenip bitirebilmesi için, mutlaka bir yedi sekiz sene gibi bir zamana ihtiyacı var. Hattı öğrenmek isteyen insan, çini mürekkep kullanamıyor. İs mürekkebi kullanacak. Düz beyaz kağıtla çalışamaz, mutlaka çayla boyadığı kağıtlar üzerinde yazması gerekiyor. Mürekkebin içindeki teknik malzemelerimiz de çok önemli. Çıralı odundan elde edilmiş is kullanılır. Zamk kullanılır. Biz pudra şekeri de katıyoruz mürekkebe. Çay suyu ile boyadığımız kağıdı yumurta akıyla terbiye ederek ona bir nevi selefon kaplama yapıyoruz. Mürekkebimizle ufacık bir hata yaptığımız zaman, bunu bıçakla kazıyarak, mahvetmeyiz. Elimizle yalamak suretiyle mürekkebi temizleriz.
Araplar mı bu konuda daha uzman, Türkler mi?
– Tarihte bir söz vardır: ‘Kur'an Mekke'de nazil oldu, Kahire'de okundu, İstanbul'da yazıldı.’ Halen İstanbul'da yazılmakta. Çünkü İstanbul, coğrafi yönden de, iklim açısından da yazının yazılmasına çok müsait. Bizde bir disiplin vardır. O aldığımız disipline sadakatle çalışma yaparız. Harfleri kendi düşüncemize göre değiştirmeyiz. Eğer bir elifin boyu, yazılması gereken kalemde beş noktaysa, biz onu her zaman beş noktada kullanırız. Belirtilen esasları bize bırakılan ölçülerde muhafaza etmek zorundayız. Eserlerin güzelliği ve latif duruşları bundan dolayı.
Arap harflerinin Latin harflerine göre avantajları neler?
– Bir defa, fizikî olarak gözü yormuyor. Bir Rum doktoru, muayenehanesinde “Gözlük kullanmak istemeyenler, hüsnü hatla meşgul olsunlar” tabelasını asıyor.
Harflerin sağdan sola yazılması ve boyları da farklı farklı şekillerde olduğu için, adeta göz kaş hareketlerimizin hassasiyetle çalışmasına yardımcı oluyor. Latin harfleri hep köşeli ve aynı boyuttaki harfler olduğu için, gözü yoruyor ve soldan sağa. Halbuki kalbin kanı pompalaması, sağdan soladır. Temiz kan sağdan, kirli kan soldan. Göz kasları sağdan sola süratli çalışır. Sinir hücreleri de o şekildedir. Galaksiler sağdan sola, hacılar Kabe'yi sağdan sola tavaf ederler. Yani hem fizikî, hem astrolojik, hem bedeni özelliklerine uygun bir hali var.
Size bir şey söyleyeyim mi, bu odaya ilk geldiğimde göremediğim birçok şeyi şimdi sanki görüyorum. Gözüm biraz terbiye oldu. Bazı şeyleri daha bütüncül olarak görebiliyorum.
– Doğrudur, ben de size olmuş vakayı naklederek bunu teyit edeyim. Dağıstan'da yazdığımız caminin içindeki yazıları bir Rus ressam incelemeye gelmiş. Oranın imamı bana bunu anlattı. “Yaşlı” diyor, “Seksen küsur yaşında, uzun boylu, zarif bir adam. Girdim, Rusça selam verdi, konuştuk, hasbi’hal ettik. Kendi haline bıraktım bir süre; sonra baktım ağlıyor. Kendi kendime ‘acaba bu adam bu işi biliyor da, bir yanlış var da onun için mi ağlıyor?’ dedim. ‘Affedersiniz, neden ağlıyorsunuz?' diye sorduğum zaman, ‘Kardeşim, sen bu yazılara bakıyor musun?' dedi. ‘Evet bakıyorum, ben buranın imamıyım.’ dedim” diyor. Adam demiş ki: ‘Bak kardeşim, ben Rusya'dan buraya geldim. Moskova'nın en ünlü ressamıyım. Bugün Gorbaçov'undan Yeltsin'ine hepsine resimler yapan adamım ben. Burayı methettiler, geldim. Bilmiyorum, bu yazıları yazan sanatkar hayatta mıdır, değil midir, nerede yazıldığını bilmiyorum. Ama yazılara ilk baktığım zaman yazıların bana doğru hareket ettiğini gördüm. Sonra baktıkça benim yazılara doğru hareket ettiğimi hissettim. Sonunda yan yana geldik, göz göze kalakaldık. Yakın bir mesafede içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Şimdi bu benim sanat ruhuyla artık sınırlarımı aştı, gözyaşlarımı tutamadım.' ‘Peki' demiş, ‘Bir kusur mu var?' ‘Hayır' demiş. ‘Mükemmel. Beni altüst etti. İyi koruyun, yazılması mümkün değildir burada.'
Hangi ayetti o yazı?
– Fetih Sûresi. Elli santim eninde, yüz üç metre uzunluğunda. Ben şablonunu yaptım, bizzat oraya nakkaşlar işledi. (Bu arada o yazının resmini gösteriyor bana) Sanki kalabalık bir ordu gibi.İnsanlar var gibi. Muhteşem bir yazı gerçekten.
Nuriye Akman
Normal olmayan arkadaşım ve a-normal ben(zaten al beni vur ona ,al onu vur bana :D) yine konuşmak yerine mesajlaşmayı seçtik,ben yazdım o yazdı bi baktım ses seda yok bu kızdan hayırdır ilham abiyle (bi bana gönderemedi zaten:D)muhabbete mi daldı derken ortaya bu güzellik çıkmış:D sessizliğin cevabı da sonda saklı:D
Yüreği ah’larla dolu/şehir/sana yanıyorum bu gece… Yolumun üzerinde binlerce kelime O/na batırıp, batırıp çıkardığım Ve Ben her kelimeyi yoluna asıp geçiyorum gece/n/den… Son durak; Yine o… Bu gece umuduna leke getirdim Hadi bekliyorum/namusunu temizlesene… Annemin duvaklığında mı kaldı med-cezirlerin Söyle ne zamandır yüreğinde yangınlar var? Benim ellerime bulaştı bile ateşler… Seviyorum seni şehir/biliyorsun aklım İstanbul’da Seviyorum seni şehir/umutsuzluğum İstanbul’dayken Toprağında var senin vahşilik Sen erkeksin İstanbul kadın Senin yanık yüzün var İstanbul’un yüzü makyajlı… Makyajı soyununca ah o güzellik Nasılda doyulmaz… Sen hayran ona/ben hayran ona… Ellerin büyüktür yüreğin gibi Yüreğin yanar toprağın gibi Umudun beyazdır senin pamuk tarlaları gibi Hiç yorulmaz mısın söylesene yanmaktan? Bu şehirde sevdim ben karanlık sokakları Bu şehirde düşündüm ben onu sokak lambalarının altında Bu şehirde baharda tam on ikide vuruldum Seviyorum be seni şehir Baharın tehlikeli olsa da… Binlerce tadı var kaldırımlarının. Güneşin yakarken beyaz tenimi Kaç kez kaçmak istedim senden bilmiyorum Ama sen hiç bırakmadın tenimi… Şimdilerde yeni mevsim yürüyor parmaklarımda/şehir Söyle yanmakta güzel değil midir onun için Haber saldım bütün şehirlere Avuçlarımda kırmızı bir koku Ruhum çoktan firar etti… 29.03.2008…/…00.20
Yasemin o/nun türevini alıyorum hala ben. Gözlerini bir azaltıp elleri ile çarpıyorum. Sesine katıp kendimi geceye yeniden katıyorum biz/i… (…) Hani olurda sonucu bulursam/ki sonuç bulmak her şeyin sonudur/ Ben çoktan ruhumu satmış olacağım kimliksiz kaldırımlara… /O/ bilmese de… Gözlerimden uyku akıyor/bütün gün/bütün gücümü emmişken Direniyorum yastığıma kapatmamak için gözlerimi Ya giderse gözlerimden… Ne tuhaf bugün Aşk’ın tarifini değiştirdim Yasemin; Aşk; olduğun yerde say/ıkla/mak, Hadi gözlerimi kapattım çık ortaya… Körebe… Bu oyunu herkes oynuyor dimi? Peki, kazanan oldu mu bu oyunda? Ben hiç hatırlamıyorum Sonu nasıl bitti bu oyunun? Sonu yok mu yoksa bu oyunun? Ne güzel! Hadi Aşk’ın adını Sonsuzluk koyalım… (…) Yasemin bütün kontörlerim bitti.:) 29.03.2008…/…01.29
SIDIKA EREN
Malum adımız otçuya çıktı:D Hoş bahar geldi hatta geçti bile ama (benim gibi geç olsun güç olmasın diyorsanız) bizde boş durmayalım biraz da mesleğimiz adına faaliyette bulunalım sayfamızda dedik ve size hoş (kokulu :D)bir yazı sunduk...Hala bahçem boş bi şey yapamadım diyorsanız çokta geç kalmış sayılmazsınız,ki ben öyle yapıyorum:D tercihlerimde petunya ve sarı kantarondan yana oldu...

Balkon denilen ev köşesi ne kullanılmayan eşyalarla dolmayı, ne bir köşede unutulmayı hak ediyor. Metrekare hesabı yaşadığımız hayatlarda, bir salkım söğüt gölgesi olmasa da, bir çiçek kokusu bulmak aman aman zor değil.
Şehir hayatlarına tutunmanın yollarını arayarak başladık çiçek peşinde dolanmaya. Bir elimizde petunya, bir elimizde sardunya...
Bahar geldi, geçiyor… Alerji, polen, anti-histaminik, şiş, sulu gözler mevsimi. Bunlardan yine ve yine şikayet ettiğim bir gün, babaannem baş ucuma bir fesleğen iliştirdi. Burnumu çekip, gözlerimi ovuşturup sordum: “Bu beni hasta etmez mi?”
Sesinin en teskin edici tonuyla, “Fesleğen sivrisinekleri uzaklaştırır, seni ısırmalarını engeller, hem sesini duymaz, hem öldürmek zorunda kalmazsın” dedi. O yılın sonbaharı ki, Ankara'nın ısırıcı soğuklarına gebeydi o kış, babaannem, bu kez balkonda her şeyiyle tuhaf başka bir çiçek büyüttü. Sarının güneşe en yakın tonunda, üzerinde ele batmayacak dikenleri olan, aşağıya doğru uzayan tuhaf bir çiçek. Adı: Kantaron. Büyüdüğüne emin olduktan sonra, koparıp dalından, zeytinyağı içine yatırarak uyumaya bıraktı onu. İkisi karıştı, kaynaştı… Ortaya, yıllar sonra “kudret narı” diye adını defaten duyacağım karışım çıktı. Babaannem kışın iyice soğuyan günlerinde, o zamanın en popüler dikiş iğnesi kutularına sahip kremi Nivea'yla yetinmedi, onu da sürdü soğuktan kuruyan ellerine.
Çiçek meylimizin mecrası budur. Ya baharda moruyla insanı delirten, Ankara'nın çorak baharlarını mora boyayan leylaklar? Ya nazsız hanımelleri?
İstanbul'a ilk geldiğim yıl genişçe balkonunum yaz boyu boynunun bükük kalmasına gönlüm razı olmuştu. Telaşlı bir yıldı. Sonbahara girerken, balkonlardan taşan kasımpatıları, kışa girerken kadife moru siklamenleri görünce ilk tepkim küçük bir çığlık. Kar yağan bir gün, gidip siklamenlerden birinin yaprağına tırnağımı geçiriverdim. Meraktan, gerçek mi diye. Gerçekti. Bahar geldi, ben Mısır Çarşısı'nın kalabalığına.
Şimdi, “seralarda bir su parasına iki fide alırsın” diyenleri duyuyorum. Seralarda bir su parasına iki fide alırım, ama Yeni Cami'ye karşı, çay da içemem, Mısır Çarşısı'nda meraklı turist misali lokum da yiyemem, çiçeklerle beraber sülün izleme zevkim de olamaz. Mekanımız Mısır Çarşısı'dır. Oraya müptelayız biz.
Mısır Çarşısı'nın hemen alt duvarlarına dizilen çiçekçilere çeşitlerin gelmesi bu yıl Mart'ın sonuna rastladı. Şimdilerde yolu düşenleri de üzmeyecek miktarda çiçek hâlâ sergilerde. Üstelik hevesi geçenler yüzünden ucuzladı da. Bu aralar, cam güzeli, küpe, petunya, kadife, vapur dumanı, begonvil, aslan ağzı, papatya, karanfil, horoz ibiği bulmak mümkün. Tabii, yalnız bunlar değil, baharı sonundan yakalamak isteyenler ve daha geniş yeri olanlar için güller, hanımelleri, yaseminler, biberiyeler de satılıyor. Ben Mart sonu geldiğinde, çoktan büyük alışveriş merkezlerindeki marketlerinin birinden dayanmamış petunya ve sakız sardunyalarımı almıştım. Martın soğuktan nasibini alan ilk 15 günü beni endişelendirse de, sarmaşık petunya, gayet cevval bir botaniğimiz. Soğukları geçirmekle kalmadı, Mayıs'a kendini saksılardan, pencerelerden atarak girdi. Patlıcangillerden olan petunya, havada karada, güneşte, ılıkta yaşayan, yerini severse coştukça coşan, akşamları banyo yapmaktan hoşlanan, banyo diyorum, çünkü yaprağıyla çiçeğiyle yıkanmayı seviyor, anlayışlı bir çiçek. En güzel özelliği, rüzgârda iç buran tazelikte bir koku saçması. Rivayete göre morları kokuyormuş. Ben denedim hepsi kokuyor. Üstelik bu yıl katmerlileri çıktı. İster katmerli, ister sarmaşık, ister düz renk, ister ebruli, balkonlara ilk tavsiye edeceğim çiçekler listesinde ilk beşte. Kuruyan, olmadan yer darlığından solan çiçeklerini arada bir nazikçe koparmak onun daha da coşmasına neden oluyor. Boy konusunda alabildiğine uzamayı seven çiçeğin kırılmasını önlemek için onu küçük çıtalara kurdelelerle tutturmak iyi bir çözüm.
Petunyanın ömrü marttan, eylüle, mevsim cömertse ekime varıyor ama sonra yerinden sökmek, boş kalan saksıları ya dinlendirmeye, ya yeni çiçeklerle şenlenmeye bırakmak gerekiyor.
Oysa sardunya öyle mi? Geçen yıl balkonumun ilk gözdesi olan sardunyalar bu yıl yerde kalan kara rağmen bana mısın demedi, yaza erişmeyi başardı. Şubat sonu, mart başında iyice kestiğim, neredeyse bir daldan ibaret bıraktığım sardunya, serpildi büyüdü, güneş önündeki sergide yerini aldı. Burada küçük bir not, sardunyaları aslında mart ortasında budamak daha iyi sonuç almayı sağlıyormuş. Ben elimi çabuk tuttum. Sardunyalarımın daha çok serpilmesini engellemiş oldum. Kesilen odunsu dalların yeniden suda filizlendirilerek toprağa dikilmesiyle yeni sardunyalar da elde ediyorsunuz. Sakız sardunyaların mart başında aldığım küçük fideleriyse, ilk tomurcuklarını verdi. Sarmaşık özelliğine istinaden, kendini saksıdan aşağıya doğru saldı. Renklerini bilmeden almayı tercih ettiğim için renklerini bilmeden aldım, biri kadife kırmızı, biri mora çalan pembe çıktı. Ne renk bilelim derseniz, Mısır Çarşısı'nda satılan çiçeksiz sardunyaların altında renkleri de yazıyordu.
Sardunya iyidir. Az suyla da yaşar, her gün su verirseniz “Bu da ne” demez. Nazsızdır petunya gibi. Hamarattır, sararan yaprağını zamanı gelince kendi atar, sizi yormaz. Üstelik biraz da eskidir, eskidendir. Oldum bittim var gibidir. Onu bir paragrafla geçiştirmek hiç olmaz… Mevzusu gelecek haftaya kalsın…Petunya kokulu akşamlar size…
alıntıdır
Ağaç tepelerinden inmediğim yazları,mis dağ ve toprak kokusunu,saflığı,çocukluğumu (çalıkuşuluğumu)anımsattı.
ya çoookkk şeker..... : ))
kiraz selin
Hoca vaazında,
"Bismillah diyerek yürürseniz, suyun üzerinden batmadan geçebilirsiniz." der.
Bu söze inanan bir köylü, artık köprü yerine nehirden geçmektedir.
Bir gün hocayı evine davet eder.
Kabul eden hocayla birlikte giderken, karşılarına nehir çıkar ve adam nehrin üzerinden yürüyerek geçer.
Ama hoca suya girmeye cesaret edemez.
Şaşkın köylü, "Hocam böyle dememiş miydiniz,gelsenize!" diye seslenir.
Hoca şöyle cevap verir: "Onu söyleyen dil bende; ama ona inanan kalp sende...!"

Gölgeler çoktan örtündü gecenin laciverdini Bir ben kaldım uyumadık bir de rüzgarların sesi Çetelem olmadı hiç hesabım kitabım yok Hep kanayan bir ıslık zorladı seherlerimi Ve nedense yabancı bir yaşamaktı benimkisi
Güz oldu ilkyazlarım ki yine deli poyrazlı Efkarım başımdan büyüktü kendimle baş edemedim Ben ne yaptım da aklıma bile yetemedim Bağrımda ateşler yaktım ısınmadı yüreğim Ya bu dünyaya ayarsız geldim ya da ben bana fazla
Oysa gözlerimi dökerken ellerime kimseler görmedi Bir sen olasın istedim sen de hiç gelmedin Masallara ne oldu sonra kahramanlarım kimdi O çırılçıplak çığlıkları feryadından deşerdim de Bir eyvahlı sitem kül etti külhan dil’imi
Her karanlık koyu bir intiharın habercisiydi Uzak yurtlar için soluğum soluksuz yetsin istedim Hadi gidelim yürü gidelim dedim yalnızlığıma Adımlarımı benden geçirdim İstanbul’dan geçemedim Kan oldum kangren oldum bir senden gidemedim
İşte böyle diyorum da bildiklerimi de unutuyorum Herkesin serüveni hayali kadarmış bilmiyordum Bir küçük öykünün akla zarar özetiyim yani Nedense hep bana kalıyor korkutulmuş sokaklar Ve yine beni çağırıyor esmer yolculuğum
Kıyıları geçiyorum tan ağartılarında Denizyıldızları uzuyor önümsıra Ardımsıra senden kalan pişmanlık Yine ağzımda o eski şarkının nakaratı Ve yine o hiç eskimeyen hıçkırık
Bir yarım sigara atıyorum denize Derin bir ayışığı yanıyor içimde Böyle şeyler de olur mu deme / oluyor işte Ağrılarıma dokunup ahıma düşüyorsun ya Diyorum ki ulan / diyorum ki adam sen de
Adını ansam öfkemi yenemiyorum Düşüne yatsam seyrini bitiremiyorum Biliyorum bu ıslak mevsimler davettir sürgüne Gel de şimdi durup dururken / şimdi gel de Anonim bir küfürü ayrılık makamında besteleme
Ahmet Can Akyol
"Huzur bulduğum mekan....Dua hanem.....En çokta gün ağarırken bu camiden geçmeyi özleyeceğim..."
İstanbul’da iki Peygamber torunu Hazreti Hüseyin’in Fatıma ve Sekine ismindeki iki kızı, Kocamustafapaşa’da Sümbül Efendi Camii bahçesinde yatıyor. Osmanlı devrinde muharremin onuncu günü tekke mensuplarının katılımıyla burada gerçekleşen törenler günümüzde de devam ettirilmeye çalışılıyor.
Aşere, Arapçada on demek. Aşûre ise muharrem ayının onuncu gününü ve bugünde pişirilen tatlıyı anlatıyor. Aşûre gününde tarih boyunca pek çok önemli olayın meydana geldiği malum. Muharrem ayında meydana gelen olaylardan bizim zamanımıza en yakın ve en acıklı olanı ise “nur-ı ayn-ı Habib-i Hüdâ Hazreti Hüseyin (ra)” efendimizin yakınları ile birlikte Kerbelâ’da şehid edilişi. Şairin, “Düşdü Hüseyn atından sahra-yı Kerbelâ’ya / Cibril var haber vir Sultanü’l Enbiya’ya” diye anlattığı Kerbelâ hadisesi, hem fitnenin adım adım hükmünü icra etmesi, hem de Peygamber ailesinden birçok ismin şehadetiyle sonuçlanması bakımından üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir konu. Ayrıntısı tarih kitaplarında ve gönüllerde kayıtlı; şimdilik geçelim.
Hazreti Peygamber’in (sas) “Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuş olur.” buyurduğu bu cennet gençlerinin efendilerine ait, hemen yanı başımızda iki kıymetli hatıra var. Hazreti Hüseyin’in iki kızı (bazı kaynaklara göre torunları), Kocamustafapaşa’da Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda yatıyor. Eski lisana vâkıf olanların tabiriyle ‘Kerîmeteyn-i Muhteremeyn’, halkın ifadesiyle ‘Çifte Sultanlar’, senenin 365 günü, özellikle de aşûre günü, ziyaretçilerini ağırlıyor. Osmanlı zamanında çeşitli tarikat mensuplarının katılımıyla her yıl muharrem ayının onunda burada merasimler tertip edilirmiş. Günümüzde de bu gelenek devam ediyor. Sabahtan itibaren Kocamustafapaşa’ya gelen kalabalıklar ‘Kerîmeteyn-i Muhteremeyn’i ziyaret ediyor. ‘Şehîdân-ı deşt-i Kerbelâ’nın ruhlarını şâd etmek için Kur’an’lar, mevlitler, kasideler, ilahiler okunuyor. Aşûre dağıtılıyor.
Hazreti Hüseyin’in isimleri Fatma ve Sekine olarak belirtilen iki kızının kabirleri, Sümbül Efendi’nin keşfiyle tespit edilmiş. Sümbül Efendi, kendisinin de vefatından sonra ayak uçlarına; fakat daha alçak bir seviyede defnedilmesini vasiyet etmiş. Kaynaklar, Hazreti Hüseyin’in bu isimde kızlarının olduğunu doğruluyor. Hatta eski seyyahlar 12. asırda Suriçi’nde Hazreti Ali’nin oğlu Hazreti Hüseyin’in soyundan birisinin mezarının olduğunu anlatıyor. Peki bu muhterem hanımefendiler İstanbul’a nasıl geldi? İşte burada devreye menkıbeler giriyor. Bir rivayet, Emevi zulmünden kaçtıkları ve İstanbul üzerine sefer kılan sahabe ordusuyla beraber geldikleri yönünde. İmparator bu kızları oğullarına almak istemiş, cevap için kırk gün mühlet vermiş. Onlar da bu müddet içerisinde canlarını alması için Allah’a dua etmişler. Bu müddet sonunda da dünyaya veda etmişler. Bir diğer rivayete göre ise Kerbelâ’da esir edilip Bizanslılara satılmışlar. Buradaki manastıra konulmuşlar. İmparatorun kızı da kendilerine iman etmiş. Üçüncü rivayet ise türbenin gerçek kabir değil makam olduğunu aktarıyor.
Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda bulunan açık türbe, bugünkü haliyle İkinci Mahmud tarafından yaptırılmış. Taştan örme kaideye oturan zarif parmaklıklar, tepede birleşip kubbe şeklini meydana getiriyor. Parmaklıkların üzerinde Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi’nin muhteşem hattıyla ve altın yaldızla bir manzume kayıtlı: “Bu meşhed kim ziyâretgâh-ı erbâb-ı muhabbettir / Gubâr-ı anberîn-i kühl-i erbâb-ı basîrettir’ diye başlıyor. Çifte Sultanlar’ın ayak izlerinin çıktığı taş, parmaklıklara monte edilmiş. Çifte Sultanlar’ı vefatlarından sonra yıkayan Dâye Hatun ile imparatorun kızı Katerina da türbenin yanı başında yatıyor. Dâye Hatun, Ayvansaray’da medfun bulunan ashabdan Câbir bin Abdullah Hazretleri’nin hanımı. Ahşap kulübe içinde korumaya alınan meşhur zincirli servinin Hazreti Câbir tarafından dikildiği belirtiliyor. Ve İbni Kesîr’den naklen bir rivâyet daha: Hazreti Hüseyin de sahabe ordusuyla İstanbul’a gelmişti...
ZAMAN
Fatih'in veziri olan şair Ahmet Paşa bir beytinde, aşkındaki sadakati ve tutarlılığı anlatabilmek için,
"Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim"
deyiverir. Kolay bir söyleyişe göre çok güçlü bir hayal!.. Öyle ki Ahmet Paşa hakkında tezkirelerin "Türk şiirine parlaklık ve güzelliği ilk o vermiştir." hükmünü doğru çıkartır. Günümüz diliyle şöyle demek: "Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım."
Aşk... Kainatın yaratılış vetiresini, özünü ve esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğinde şüphe bulunmayan macera... Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan, dimağlara yükseklik veren bir hüzün ve neş'e. Varlıkla birlikte var olan, ve varlıkta en son yok olacak olan. Başlangıcı ta ezel gününde; şöyle: Kur'an'da anlatılır ki (Âraf, 171-172) , dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya yok iken ruhlar âlemini yarattı. Orada bütün ruhları bir araya toplayıp sordu: "Elestü bi-Rabbikum?" Yani, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Ruhlarımız bu soru karşısında "Kâlû: Belâ!" Yani "Dediler ki; -Evet (şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin)". Bu meclis (ezel bezmi, elest meclisi), varlığın ilk toplantısı idi ve bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular; ta ki dünyaya geldikleri vakit, bir bedene girdikleri, ete kemiğe büründükleri vakit bu sözlerinden dönmesinler... Dönenler olursa, o mecliste rahmet ve merhametiyle kullarına muamele eden Rab Taala'nın rahmet ve merhamet çizgisinin dışına itilsinler...
Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki, orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar. İnsanlar arasındaki çağ farkları, uzaklık ve yakınlıklar ile biganelik ve âşinalığın temeli işte o ezel gününe dayanır. Bu durumda dünya, ezelde kader olarak yazılanın vuku bulduğu (kaza) bir duraktır; o kadar. Bu durakta aşkın ve âşıkın nasîbi de ezel günündeki durumuyla bağlantılı olarak bu dünyada görünürlük ve yaşanırlık kazanır . Bu durumda ya Hüsn ü Aşk yazarı Galib Dede'nin benzetmesiyle dünyaya ait desenleri ve çizgileri olan kader kumaşları ruhlarımız arasında bölüştürülürken âşıka da sevgi hissesi olarak terzilerin makas artığı kırpıntılar misali paramparça olmuş bir kalb düşecek veya yukarıda Ahmet Paşa'nın dediği gibi âşık, ezel gününde öyle bir çift göz ile karşılaşacak ki aşktan pay almayı, veya aşktan gayrı pay almayı unutup dünya hayatını öyle yaşayacaktır. Söylediğine göre Ahmet Paşa, ezel gününde henüz ruhlar alemindeyken, güzellerden bir güzel, kendi güzelliğinin farkında olarak (istiğna halinde) göz süzüp de kendisine âşık ararken, gözleri bir an, yalnızca bir an, Ahmed'in canına da değip geçmiştir. Aşk adına Ahmed'e ne olduysa işte o bir an içinde olmuş ve o güzellik karşısında mest ve hayran düşüp kendini kaybedivermiştir.
Bu öyle bir mestliktir ki aradan milyonlarca yıl akıp giderek dünya kurulacak; Adem yaratılıp yine on binlerce yıl insanoğlu dünyada ezel macerasını sürdürecek, nihayet Ahmed'in ruhu da bir beden ile dünyaya geldiğinde hâlâ ezeldeki o sarhoşluğu geçmemiş olacaktır. Bunun diğer yönden okunuşu, Galib'in dediği gibidir ve Ahmet, ezel gününde gördüğü güzelin aşkını kendisine zoraki kader edinerek dünyayı da onun uğrunda her türlü belalara, sıkıntılara, ayrılık acılarına vs. katlanarak mest ve hayran yaşayıp gider. Yani ki aşkında bu derece sadakat ve doğruluk, tıpkı ruhların 'a verdikleri söz gibi bir ağırlık ve sorumluluk taşır. Ta ki âşık, ruhlar meclisinin sözünde duran yegane kişisi olabilsin. Öyle ya hemen hepimiz o gün verdiğimiz sözü çoktan unutmuş, kendimize (masivadan, paradan, ihtiraslardan, gururlardan, maldan, mülkten vs.) yüzlerce tanrılar edinmiş durumdayız. Oysa âşık ezelde verdiği aşk sözüne sadakatle sarılmış, aşkın bunca ayrılık belasına da katlanarak âşıklıkta bir gömlek daha derece kazanmanın yollarını aramaktadır. Aşkın belası öyle bir tatlı bela ki, ezelde başlamış olup ebede kadar uzanacaktır. Nitekim ruhlarımız, "Elestü bi-Rabbikum?" sorusuna karşılık olarak "Evet" anlamına gelebilecek pek çok kelime arasından "bela"yı seçmiştir. Kul, belayı kendisi istemeyince neden versin ki?!.. Velev aşkın belası da olsa!..
İSKENDER PALA
|
|
|
|